HayatKısa.com

06 May 2008

Kişisel Değişim grubu

Kategori: Genel — Osman S Börütecene @ 18:32

Facebook’ta kişisel değişim konulu bir grup açtım, detayları ise kişisel blogumda yazdım.

18 Apr 2008

Hayatkisa.com’da ufak bir kaza

Kategori: Genel — Osman S Börütecene @ 00:09

Dün öğle saatlerinde hayatkisa.com bir teknik sorun yaşadı ve işin kötüsü nedeni belli değil hala. Wordpress’i yeniden kurarak siteyi ayaklandırdım. Fazla teknik detayla kimseyi boğmak istemem; siteyi görünür kılan dosyaların erişim izinleri kendiliğinden değişmiş.

Umarım bu süre içerisinde çok ulaşmak isteyip de ulaşamayanlar olmamıştır.

Bu teknik sorun forumu etkilemedi. Problem WordPress’ten de kaynaklanmış olabilir diyeceğim ancak neden bu host üzerindeki diğer sitelerim değil de bu? Her neyse, Hayatkisa.com kendi görsel tasarımını kaybetmiş oldu, ilerleyen günlerde fırsat bu fırsat yeni bir görünümle karışınızda olacak. Bunun dışında yazılarda, yorumlarda, başka verilerde, yani kısaca veritabanında herhangi bir kayıp yok.

Herkese sevgiler.

10 Mar 2008

HayatKısa Forum

Kategori: Genel — Osman S Börütecene @ 18:37

HayatKısa.com bir yılını dolduralı bir ay oldu. Uzunca bir zamandır buranın bir forumla desteklenmesi niyetindeydim. Son olarak kişisel blogumdaki borderline konulu yazı altında biriken yorumlar ve orada birbirleriyle tanışan arkadaşların da talebiyle forumu hayata geçirme zamanı geldi:

http://forum.hayatkisa.com

04 Jul 2007

Ara Uzadı

Kategori: Genel, Güncel, Psikoloji, İlişkiler, İş Hayatı — Osman S Börütecene @ 04:46

Ara vermeye karar vermiştim ancak tahminimden biraz daha uzun sürüyor. Bu arada kişisel blogum olan Osman S Börütecene’de normalde buraya yazacağım iki yazı yazdım: Buda ve Sartre’ın Ortak Yönü ve Yaz Mevsiminde Aşk Tavsiyeleri başlıklı bu iki yazıyı okumanızı rica ederim.

07 Jun 2007

Kısa Bir Ara

Kategori: Genel, İş Hayatı — Osman S Börütecene @ 16:29

Bilirsiniz, değişmeyen tek şey değişimdir. HayatKısa.com’a yazdığım türdeki yazılara bir süre için kişisel blogumda devam etmeye karar verdim.

Elbette böyle bunu durupdururken yapmıyorum. Günümüzde medyanın en genç, en yeni ve en hızlı gelişen üyesi bloglar. Ben de 2005 yılında başladığım blog yazma hobisini artan bir şiddette sürdürüyorum.

Şimdilerde Türkiye’de de bloglar konusunda hatırı sayılır bir rekabet baş gösterdi. Bu rekabet içerisinde tek bir kişi olarak enerjimi iki ayrı Türkçe bloga vermemin çok anlamlı olmadığını görüyorum. Bunun nedeni yazacağım yazılar değil, o açıdan bir sorun yok. Bahsettiğim nedenler daha ziyade teknik nedenler. Blog yazarlığı sadece yazmaktan ibaret birşey değil. Yorumları takip etmek, blogun teknik bakımıyla ilgilenmek, daha fazla sayıda ziyaretçiye ulaşmak için sosyal amaçlı web sitelerini ziyaret etmek ve burada başınızı ağrıtmamak için daha fazla saymak istemediğim bir sürü mesele var.

Farkına varanlar olduysa son günlerde bu blogu güncelleyemedim. Sebebi ise tam da yukarıda anlattıklarım.

Bu yazdıklarım bu blogu kapattığım anlamına gelmesin. Sadece buraya yazdığım türde yazıları bir süre kişisel blogumda yazacağım. Burası o süre içerisinde olduğu gibi kalacak. Yani yazılar silinmeyecek, yorumlar silinmeyecek, erişim aksamayacak. Buradaki yazıları yeni okuyanlar yorum yazmayı, soru sormayı sürdürebilecekler. Yani burası ölmüyor (hayat kısa? :)). Bu konunun yanlış anlaşılmasını istemem.

Gelecek açısından da (Tanrı’yı güldürmek istersen ona planlarından bahset) en kötü ihtimalle bu blogun güncelleme sıklığı azalabilir. Her gün yazmak yerine haftada bir yazmak gibi. Gerçi bundan da taraf değilim çünkü 1999 yılından beri web isteleri yapıyor ve akibetlerini takip ediyorum. Şu anda 2007 yılında sürekli güncellemenin en önemli olduğu zamanı yaşıyoruz. Sürekli güncellenmeyen web sitelerinin arama motorlarında hakettikleri sırayı elde etmeleri çok çok zor bir hal almış durumda.

Burayı severek okuyan herkesi kişisel bloguma da bekliyorum. Ziyaretleriniz ve yorumlarınız için şimdiden teşekkür ederim.

30 May 2007

Bir İletişim Biçimi Olarak Kıskançlık

Kategori: Genel, Psikoloji, İlişkiler — Osman S Börütecene @ 11:05

Bazı insanlar iletişim kurmakta güçlük çekerler. İletişimsiz yaşanamayacağı için de kurulamayan iletişimin yerine birşeyler koymak gerekir. İşte bu bazen kıskançlık olur. Bazı insanlar kıskançlık üzerinden iletişirler.

Kıskançlığın özünde kıskanan kişinin karşı tarafın zihnindeki değerini görme çabası vardır. Üzerinde ikiden fazla canlının yaşadığı bir gezegende bulunduğumuzu unutarak kıskanan kişi, kendi varlığını kıskandığı insanın varlığında yaşar.

Konunun biraz derinine inerseniz şaşkınlıkla görürsünüz ki kıskançlığa konu olan nesne ya da canlı genelde önemli değildir. Önemli olan kıskançlık sürecinin nasıl yaşandığı, kişilere ne gibi gizli faydalar sağladığı, sürekli şikayetçi görünen kıskanılan kişinin bu durumu sürdürmekten sağladığı manevi menfaatlerdir. Bunlar herkesi şaşırtmaya yetebilir.

Sürekli kıskançlık yapan kişinin davranışlarında bir mantık silsilesi aramak yerine gerçekte bununla size ne anlatmaya çalıştığına yönelirseniz daha sağlıklı bir yaklaşımda bulunmuş olursunuz. Tam tersi, siz ısrarla kıskançlık yapan biriyseniz, bununla karşınızdakine ne anlatmaya çalıştığınızı oturup düşünmelisiniz. Bilinçdışınız birşeylere isyan ediyor ve bu kıskançlık olarak günyüzüne çıkıyor.

Bunun bir kanıtı da kıskanılan nesne ya da canlının ortadan kalkmasına rağmen aynı frekanstaki rahatsızlığın devam ettiğinin açıkça görülmesidir.

Sözün özü, olayların içinden göründüğü haliyle problemleri çözmeye çalışmak bizi daha da derinlere itecektir. Kelimelere sözlükten bakmayı bir yana bırakıp onların tek tek herkes için ne anlama geldiğini araştırmak bizi daima daha sağlıklı yarınlara götürür ve şu kısa hayatı daha dolu yaşamamızı sağlar.

28 May 2007

Sürekli Bir Dakika Sonrasını Beklemek

Kategori: Genel, Kişisel Gelişim, Psikoloji — Osman S Börütecene @ 12:22

Bu başlık geliştirilebilir, varyasyonları üretilebilir. Mesela sürekli geleceği beklemek, sürekli bir hafta sonrasını beklemek, sürekli bir gün sonrasını beklemek.

Bir çay içerken tadını almak yerine çayın bitmesini ve bir sonraki çaya geçmeyi beklemek. Yemek yerken bitirmeyi beklemek, öpüşürken sevişmeyi beklemek, kitap okurken sonunu beklemek.

Her geçen gün daha da sonuç odaklı bir hal alıyoruz. Sonuç odaklı olmak o kadar kötü birşey değil ancak süreçleri bir kenara atmak yaşama zevkini de bir kenara atmak demek.

Aslında bu düpedüz bitse de gitsek, bir an evvel ölsek de kurtulsak şu yaşamdan demek gibi bir şey. İnsanı çileden çıkaran noktası da tam olarak burası zaten.

İnsan başı ağrıdığında bunun bir an evvel bitmesini ister bu çok doğal, sağlıksız bir yönü de yok. Ancak her bekleyiş sağlıklı olmayı beklemek gibi değil.

İnsan sürekli içinde bulunduğu dönemin sonlanmasını bekleyerek aslında hiçbir zaman yaşamamaya çabalıyor.

26 May 2007

Şüpheleri Gerçek Kılmak İçin Harcanan Çabalar

Kategori: Genel, Kişisel Gelişim, Psikoloji — Osman S Börütecene @ 21:21

Kişinin kendisini sabote etmesi, kendi yıkımını hazırlaması açısından hatırı sayılır çabalardır.

Örneğin bir dersten asla geçemeyeceğini düşünen birinin o dersten geçmek için bir çaba göstermemesi bu alanda sık rastlanan örneklerden biridir.

Toplum içinde dışlandığından şüphelenen birinin herkese ters ve soğuk davranarak bunu garanti altına alması da örnek olarak gösterilebilir.

Sevgilinizin sizi sevmediğini düşünüp onun karşısında itici olabilmek için elinizden geleni yapıyorsanız bilin ki sebebi şüphelerinizi gerçek kılmak için elinizden geleni yapıyor oluşunuzdur.

Kişinin kendi kendini yıkmak isteyişinin tarihi kısa değil. Uzun bir zaman hem kişiler hem de toplumlar kendilerini yıkıcı faaliyetlerde bulunmuşlardır. Tam bir fenomen.

Elbette ben yine pratik davranarak zaten kısa olan hayatımızı çekilmez bir konser, sıkıcı bir parti haline getirmemek için zaman kazandıracak, bir an evvel şuur açacak cümleleri kurmaya çalışmak derdindeyim. Bu nedenle sepebler üzerinde durmak istemiyorum. Böyle davranışların birçok sebebi olabilir. Bu merakı gidermek ve bunlardan kurtulmak için en doğru yol psikologlara danışmak olacaktır.

Ezbere Yaşamak

Kategori: Genel, Kişisel Gelişim, Psikoloji, İlişkiler — Osman S Börütecene @ 20:51

Hayatta bizleri depresyona, huzursuzluğa, seçeneklerimiz yokmuş gibi davranmaya yönelten ve iyiden iyiye bunaltan şeylerden biri de hayatı ezbere yaşamaktır.

Ezbere yaşadığımız birçok alan var ve bunların hepsinden bir kerede bahsetmek imkansız. Bunlardan aklıma ilk gelen ikili ilişkilerdeki ezber lenmiş davranışlar.

Erkeğin kadını araması, ilk hamleyi erkeğin yapması, erkeğin kadını evinden alıp biryerlere götürmesi, erkeğin toplum karşısında bir dizi davranışla kadının acizliğini teyid etmesi gibi eylemler ezberlenmişler arasında sayılabilir.

Her mevsim yeni üst baş almak üzere alışverişe çıkma mecburiyeti, tatilleri mutlaka deniz kıyılarında yapma mecburiyeti, oturulan evin banyosunu mutlaka yenibaştan yaptırma mecburiyeti aklıma gelen diğer ezbere davranışlar.

Ezbere yaşamanın bir başka örneğini kişilere boş zamanlarını nasıl geçirdikleri sorulduğunda verilen cevaplardan anlayabiliriz. Genelde çoğunluk “kitap okurum, müzik dinlerim” der. Bunun çoğunlukla doğru olmadığını biliriz ama mesele o değil. Mesele bunların ezberden dökülen kelimeler olması. Yani bir insan boş zamanlarında kitap okur, müzik dinler; kişi bunu ezberlemiştir ve sorulduğunda bunu söylemektedir.

Ezber yaşamlar, ezber algılama biçimleri medya tarafından da desteklenir ve pekiştirilir. Örneğin medya satanistlere, clubberlara, annelere, solculara, manik depresiflere, vb. ye dair haber yaptığında öyle bir anlatım tarzı kullanır ki zannedersin anlatılan türde insanların ait oldukları tek grup bu, bir kere bu sıfatlardan birine ait biri hayatında başka bir şey bulunduramaz ve yaşayamaz.

Ezbere yaşamak aynı zamanda kişinin kendisi dışındaki kişi ve kurumlara sorumluluk yüklemesini kolaylaştırır. Mesela her eczacının farmakolojiyi acayip iyi bildiğini düşünmek, muhasebecinizin asla hata yapmayacağı ön kabuluyle yaşamak, bir hemşirenin önündeki ilaç kutularını karıştırmayacağını düşünmek, havada giden bir uçağı kullanan pilotun hiç hata yapmayacağını varsaymak bu tür ezbere yaşam ve kabullenme biçimleri olarak üzerimize düşen sorumluluğu hafifletir, başkalarına teslimiyetimizi kolaylaştırır.

Elbette bazı davranışları, gelişmeleri ön kabul olarak bekliyor olmamız hunharca eleştirilmemeli ama yine de ezbere yaşanan bir hayatın getirdiği sıkıntılar söz konusu olduğunda hayatın farklı yönleri ve değişik gerçeklerinin varlığı da mutlaka hatırlanmalıdır.

21 May 2007

Tipik Bir Psikoterapi Seansı Nasıl Geçer?

Kategori: Psikoloji — Osman S Börütecene @ 04:40

Bir psikoterapi seansı için tipik sıfatını kullanmak biraz yanlış çünkü herkes birbirine hem benzer hem de apayrıdır o yüzden bir kişinin psikoterapi seansı her zaman bir diğerininki gibi olmaz. Hatta çoğu kez farklıdır. Ama yine de herhangi bir terapi seansından bahsetmek, kısaca özetlemek, konuyu merak edenler açısından merak giderici olabilir. Kişinin aklından geçen soru ise aşağı yukarı başlıkta yazdığım gibi olacaktır.

Eğer sıklıkla uygulandığı gibi haftada bir görüşme yapılan bir psikoterapi süreci uygulanıyorsa bazen seans yaşanan bir haftanın irdelenmesi üzerine gerçekleşebilir. Bazen de danışan kişi bir rüyasını ya da özel bir hatırasını ya da özellikle dikkatini çeken ve üzerinde durmak istediği bir olayı masaya yatırabilir.

Burada danışan kişinin terapinin hangi evresinde olduğu da büyük önem taşır. İlk aylar genelde insan zihninin, bilinçaltının garipliklerine, savunma mekanizmalarının yarattığı tuhaf sonuçlara ve kişinin kendisini inkar etmesi sürecine alışmakla geçer.

Sonraki aylarda ise kendi davranışlarını, akıl yürütüş biçimlerini, bilinçaltından gelen mesajları, bunların davranışlarına yansıyış biçimlerine iyi kötü tanımaya başlayan danışan kendi psikoterapisinin ve dolayısıyla kendi yaşamının kontrolunu biraz daha ele almış olur.

Yakın Arkadaşlarınız Terapistinizin Yerini Tutar Mı? başlıklı yazımda da değindiğim gibi psikoterapist danışan kişinin kendi kendisini içine soktuğu çıkmazları görebilmesi için oradadır. Bu nedenle de aslında her psikoterapi seansı danışan kişinin bilincini artırmak ve kendi hayatına daha objektif gözlerle bakarak kendi hayatının sorumluluğunu üstlenebilmesini sağlamakla geçer. Ta ki kişi hayatını kendi tercihlerine göre yaşadığını, özgür olduğunu anlayana ve çevresinde değiştirebileceği etkenlerin sınırlı olduğunu anlayana dek.

Psikanaliz içeren bir psikoterapi seansı yapılıyorsa konu daha çok kişinin geçmiş yaşantısından bahsetmesi üzerinde yoğunlaşır. Burada, sanılanın aksine amaç kişinin geçmiş yaşamı içindeki açmazları, çıkmazları keşfetmek ve çözmekten ziyade kişinin kendi geçmişine nasıl baktığını anlamak, geçmişte gerçekleşip gerçekleşmediği bulanık olan birçok detayın kişinin hafızasında nasıl yer ettiğini anlamak ve kişinin geçmişi serbest bırakmasını sağlamaktır.

Geçmişi serbest bırakmak derken söylemek istediğim şey şu: Danışan kişi genelde çevresindeki insanları değiştirmeye çalışır. Psikoterapistten içinde bulunduğu koşulları değiştirmesini bekler. Zamanla danışan kişi psikoterapistten geçmişi değiştirmesini istediğini de farkedebilir. Bir başka açıdan bakarsak, kişi, “geçmişim değişmedikçe ben de değişmeyeceğim” düşüncesiyle kendi kişisel gelişmini kendi kendine engellediğini farketmelidir.

Uzun lafın kısası, psikoterapi seansı kişinin tarafsız bir göz ve kulak eşliğinde kendini tanıması ve arzuladığı değişimleri gerçekleştirmesi, bazen de ihtiyacı olmadığı halde ihtiyaç duyduğunu sandığı şeylerin gereksizliğini idrak etmesi üzerine kullanılan bir zaman dilimidir.

Tabii ki tek bir yazıya sığdırılarak anlatılabilecek birşey değildir.

Güzel Bir Haftaya Başlamak

Kategori: Genel, Kişisel Gelişim, Psikoloji, İlişkiler, İş Hayatı — Osman S Börütecene @ 04:06

Büyük ölçüde elinizde olan birşeydir.

Bütün yapmanız gereken zihninizden tarifleri ve tanımları mümkün olabildiğince silmek. Şöyle ki; ödememiz gereken faturalar, bitirmemiz gereken işler ve daha birçok sorumluluğumuz, bunları gerçekleştirmediğimiz takdirde olacaklarla zihnimizi kurcalar, sinirlerimizi bozar.

Bir an için gözlerinizi kapatın ve bu hafta yapmanız gereken hiçbir şeyi yapmadığınızı ya da yapamadığınızı hayal edin. Neler olabilir? Ödemediğiniz faturalar nedeniyle mahkemeye verilebilirsiniz (acaba?), bitirmediğiniz işler nedeniyle ciddi biçimde azarlanabilirsiniz (bundan tam olarak emin misiniz? bu hafta işinizi kaybetmeniz olası mı?), aramadığınız arkadaşlarınız sizi sonsuza kadar terkedebilirler (mantıklı olun!), vs., vs.

Şimdi de yeni bir olasılığa doğru bir yolculuk yapalım. Yukarıda yazdıklarımı zaten daha geçen haftadan yapmamış olduğunuzu, hatta belki bir aydır yapmıyor olduğunuzu düşünelim. Ne olur? Bu hafta başınıza gelebilecek en kötü şey nedir? Mahkemeye verilirseniz ne olur? İşten atılırsanız ne olur? Kiranızı ödeyemezseniz ve ev sahibiniz evi boşaltmanızı isterse ne olur?

Ben bir ipucu vereyim. Kötü olarak etiketlendirdiğimiz şeyler olur. Bunların sonucunda birşeyler olur ve biz onları iyi ya da kötü olarak ikiye ayırırız.

Bu biraz çocuk eğitiminde askerle, polisle, hocayla hatta arapla korkutulmaya benziyor. Bir ibadet yerinin kutsallığını sağlayan nedir? Büyük ölçüde zihninizdeki imajdır. Çevredekilerin konuşmalarına karşı hassas olan birinin karşısına çıkıp ana avrat dümdüz küfür edildiğinde o kişinin başından aşağıya kaynar sular dökülmesine neden olan şey nedir?

Ölüm, hastalık, kötü olaylar karşısındaki korkularımızın sebebi bu olayların kendisi midir? Yoksa onlara atadığımız anlamlar mıdır?

Şimdi başka bir hayal kuralım:

Gözlerinizi kapatın ve iki hafta sonrasına gidin. Bugün başlayan hafta içerisinde yapabileceğiniz birçok şeyi yapmadığınız için sıkıntı içinde olduğunuzu hayal edin. İçinize kapandığınızı, bir an evvel uykuya dalmak istediğinizi ve içinizden şu sözleri geçirdiğinizi düşünün: “Keşke şimdi iki hafta öncesinde olsaydım!”

Size iyi bir haberim var; şu anda tam iki hafta öncesindesiniz. Yaşamınızı iyiye doğru şekillendirmek bugün yapacaklarınıza bağlı.

Hali hazırda geleceğe göre geçmiş bir tarihte bulunmanın tadını çıkarın ve avantajını kullanın. İki hafta sonra keşke almasaydım diyebileceğiniz ayakkabıları bugün almama şansınız var. Ya da iki hafta sonra keşke yemek teklifini o gün kabul etseydim diyeceğiniz kişinin teklifini bu hafta kabul etme şansınız var. Zamanda geriye dönmek ister ya insan, işte dönülebilecek en uygun, en gerçekçi zamandayız şu anda.

Zaman zaten izafidir. Zamanı biçimlendirmek, “inansanız da inanmasanız da” değil, “isteseniz de istemeseniz de” sizin elinizde.

Bu anlattıklarımı uygulamak için ilk adımı atmak istiyorsanız size bir ipucu vereyim: Siz bu dünyada yaşayan en önemli insansınız.

14 May 2007

Beklemek ve Ertelemek: İki Dipsiz Kuyu

Kategori: Genel, Kişisel Gelişim, Psikoloji — Osman S Börütecene @ 18:49

GIRGIR dergisini hatırlayanlarınız vardır diye tahmin ediyorum. Zamanında dünyada en çok satılan ikinci mizah dergisiydi. Orada çok sevdiğim, üzerinde yirmi yıl geçmiş olmasına rağmen hala dün gibi aklımda olan bir karikatür var. İdam cezası almış bir mahkuma ipi boynundan geçirmeden evvel “son arzun nedir” diye soruyorlar. O da “tıp okumak istiyorum” diyor.

İnsan birşey yapmak istediğinde, birşey yapması gerektiğinde direnir, önce yapacak başka işler bulur. Bu konuda en çok anlatılan örnekler ders çalışmaya oturmadan evvel yapılanlardır sanırım.

Başlarken verdiğim örnek biraz tuhaf kaçtı biliyorum ama insan psikolojisinde de böyle muazzam bir tezat var. Hadi o adam ölüme gidiyor ve bunu ertelemek arzusu karikatürize edilmiş. Ama çevrenize bir bakın, hayatı ertelemek için master üzerine master, doktora üzerine doktora yapan çok sayıda kişiye rastlarsınız.

İnsanoğlu, sadece gündelik işlerini değil; yaşamayı, bir yetişkin olarak kendi kararlarını almayı, özgürlüğünü kullanmayı da erteler.

Irvin Yalom bir kitabında karar vermeden beklemenin karar verme acısını hafifletmeye çalışmak olduğunu anlatıyor. Harekete geçmeyip beklemek, karar vermekten kaçınmak sanki “yeteri kadar zaman geçerse kararlar kendiliğinden ortaya çıkacakmış” hissi nedeniyle ortaya çıkar diyor.

Bir diğer yandan “carpe diem”, yani günü yakala gibi deyimler, bugünün işini yarına bırakma gibi öğütler ile bir yere varılamıyor. Bu öğütlerle çevrelenen insan karar verme becerisini sorgulamak yerine kendini güçsüz ve hasta olarak görüyor. Bu bir anlamda toplumun bir suçu. Henüz çocuk yaştan itibaren neler yapabileceğini değil neler yapamayacağını öğrenen insan gelecekte de bu olmazlarla yaşamaya devam ediyor.

Bazen de insan eğer kendi kararlarını kendisi verir ve bağımsız davranırsa çevre için yıkıcı olacağını ya da başkalarının hakkını yiyeceğini düşünür. Geleceği gözümüzün önünde canlandırarak bunun da aslında boş bir düşünce olduğunu, beklemek ve ertelemek için zihnin uydurduğu yeni duraklar olduğunu farkedebiliriz.

Bu konudaki yanılgılardan biri de kişinin birşeyi istediği halde yap(a)madığını zannetmektir. İnsanın istediği şeylerin peşinden nasıl koşturduğunu gözlersek bunu da kolaylıkla çürütebiliriz. Mesela çok istediği halde yüzmeye gidemediğini iddia eden biri maça gitmek için yüzmekten çok daha yorucu bir yolu büyük bir hevesle katedebilir. Benzer biçimde insanlar isteyip de yapmadıkları birçok konuda seve seve yaptıkları şeylerle karşılaştırma yaparak aslında birer seçim yapmakta olduklarını farkedebilirler.

Önemli olan şu kısa hayatı olup bitenin biraz daha farkında olarak, acısıyla tatlısıyla kaçmadan yaşamaktır.

11 May 2007

Rüyalar Ne İşimize Yarar, Nasıl Yorumlanır

Kategori: Kişisel Gelişim, Psikoloji — Osman S Börütecene @ 18:11

Sanırım dünyada en çok satan kitaplar arasına rüya tabirleri üzerine yazılmış olanlar da girmiştir. Ayrıca birçok teyze, nine, amca rüya tabirinden anlar. Ama benim burada değerlendirmek istediğim konu o anlamdaki rüya tabiri değil. O daha ziyade şekillere belli, sınırlı ve katı anlamlar verilerek bakılan kahve falını andırıyor. Ben rüyaların sembolik diline psikolojik açıdan yaklaşmayı tercih ederim.

Tabii bu arada rüyalarında geleceği ya da o sırada gerçekleşmekte olan bir olayı görenler var. Bu konuya burada değinmeyeceğim. Bunların kayda değer iddialar olduğunu düşünüyorum. Parapsikoloji alanına giren bu konuda her geçen yıl gelişen çalışmalar yapılıyor. Konuya psikolojik açıdan yaklaşmam, parapsikolojiyi reddettiğim anlamına gelmesin diye bunu da not düşeyim dedim.

Rüyalarımız, bilinçaltımızın dili ile konuşur. Bu dil, çoğu kez, bilmediğimiz yabancı bir dilden daha yabancıdır. Bir kişinin rüyalarına dair anlamlı bir yorum yapabilmek için o kişiyi biraz tanımak gerekir çünkü rüyalarda görülen nesne, olay ve kavramların anlamları kişiden kişiye değişir. Psikolojide cinselliği ve cinsel rahatsızlıklar ile ruhsal hastalıkların nasıl birbirleri ile etkileşim içinde olduğunu araştıran, cinselliğe bol vurgu yapmasıyla tanınan Freud bile “bazen rüyada görülen bir yılan sadece bir yılandır” demiştir. Yani biri bize rüyasını anlattığında onun rüya dili ile bizim rüya dilimizi özdeş tutarak açıklama yapamayız.

Rüyaların sembolik dili, bilinçaltımızda bazı nesnelerin, bazı olayların kendi kişisel geçmişimiz doğrultusunda belli anılarımız, duygularımız ve düşüncelerimizle kurulan bağdan oluşur. Böyle bir konuda en iyi anlatım yolu örnekler üzerinden olabilir.

Rüyanızda Özgür adında birini görmeniz, özgürlük kavramına bir gönderme olabilir. Rüyanızda Özgür adında birinin kaybolduğunu görmeniz; bilinçaltınızda özgürlük hislerinizi kaybettiğinizi düşünmenizle alakalı olabilir.

Rüyanızda at görmeniz, geleneksel tabirlere göre murat anlamına gelmeyebilir. O at, bilinçaltınızda at yarışları oynamayı çok seven ya da Veliefendi Hipodromu yakınlarında oturan bir tanıdığınızı sembolize ediyor olabilir.

Rüyaların yorumlanması ile ilgili bir görüş, kişinin rüyasında gördüğü herkesin kendi ayrı bir yönünü temsil ediyor olabileceğine işaret eder.

Kişinin kendisini yaralanmış ya da vücudunu değişmiş olarak görmesinin ise çoğu kez bilinçaltındaki ölüm korkusuna vurgu yaptığı söylenir.

Her ne kadar herkesin bilinçaltı sembolik dili farklı ise de, psikoterapi vaka kayıtlarından yola çıkılarak bazı genellemeler yapılmış. Bunlardan ilginç bulduklarımdan biri kişinin rüyalarda kendi hayatını arabası olarak görmesi. Bir başka ilginç bulgu ise çoklu kişilik bozukluğu olan hastaların tedavi sürecinde rüyalarında birbirlerine sarılan insanlar, birbirlerinin içinden geçen su dalgaları görmeleri.

Rüya yorumları, mutlaka örneklendirilerek anlatılması gereken ve tek bir yazıya sığdırılamayacak bir konu. Bilinçaltının yarattığı sembolik dil ancak çok sayıda örneğin gözden geçirilmesiyle kazanılacak bir alışkanlık, deneyim ve birikim sonucu öğrenilebilir. Tabii bir de her yeni rüya yorumunda kişinin o ana dek bildiklerini bir yana bırakıp yeni rüyaya tarafsız gözlerle bakabilmesi gerekir.

Kişisel gelişim ve değişim açısından da rüya yorumlamanın rolü büyüktür çünkü rüyalar kişinin bilinçaltındaki temel korku, öfke ve benzeri engelleyici duyguların çözümlenmesine olanak sağlarlar.

10 May 2007

Stresten Uzak, Gerçeklere Yakın

Kategori: Genel, Kişisel Gelişim, Psikoloji — Osman S Börütecene @ 17:48

Stres, anksiyete, huzursuzluk, endişe, korku gibi sıkıntılı durumlar hayatın gerçeklerinden uzaklaştıkça daha çok başımızı sarar. İnsan psikolojisinin ve zihnin işleyiş biçimiyle alakalı birşey bu.

Korktuğumuz, canımızı sıkan, bizi üzen birşey yaşadığımızda bunu en kısa zamanda unutmaya çalışırız ama unuttuklarımız ya da o an için unutmayı becerdiklerimiz gerçekte zihnimizden silinmez. Varlıklarını korumaları ve sürekli olarak yokmuş gibi davranılmaları nedeniyle kendilerini hissettirmek isterler. Bu hissettirme biçimi kendini genelde kızgınlık, karamsarlık, baş ağrıları, değişik psikosomatik rahatsızlıklar olarak gösterebilir.

Biraz daha açmak gerekirse; sabah uyandığımızda eğer yaşadığımız gerçeklerden kaçmak yerine “Selahattin’e şu kadar borcum var, Aysel benden telefon bekliyor, en geç iki hafta içinde diş doktoruma uğramam lazım, çocuklara yazlık ayakkabı alınacak, ayın şu gününde şu ödemem var” gibi hatırlatmalarla güne başlarsak sorunlarımıza çözüm getirme mekanizmalarımız daha erken ve daha etkili işlemeye başlar.

Bunu becerebilmek ise temel bir kendine güven ve kendini sevmeyi gerektiriyor. Alakası ise şöyle; kişinin en önemli sorumluluğu kendi yaşamına dair olan sorumluluğudur. Yani en önemli sorumluluğumuz iyi bir vatandaş, iyi bir eş, iyi birer anne baba, iyi bir dost, iyi bir sevgili, iyi bir arkadaş, iyi bir çalışan olmak değildir. Ancak insan kendisinden kaçtıkça az evvel saydığım ikincil sorumluluklara doğru yönelmeye başlar ve sorumluluk bilincini bunlarla tatmin etmeye çalışır.

Akşam geç saatlere kadar ofisten çıkmayıp masa başında iş yapanlar büyük oranda işin gerektirdiği sorumluluğu yüklenmekle değil kendileriyle ilgili sorumluluk duygularını bir yer değiştirme ile tatmin etmekle meşgul olurlar. Kişi bunu bilincinde farketmez. Bu durum bilinçaltına itilmiştir. Üzerinde çok durmaya gerek yok, yaşadığımız evrende varolan birçok şey gibi insan psikolojisi de mükemmel değil. Yapılması gereken ah vah etmek yerine kendimizi sevmekten ve kendimize saygı duymaktan başlayarak adım adım kendi sorumluluğumuzu üstlenmemizdir.

Kendimizi, yaşadığımız bir dizi olayın kurbanı olarak tanımlamak yerine başımıza gelenlerin sorumlusu olarak tanımlarsak bugünkü hayatımızı değiştirmek için gereken kudrete sahip olduğumuzu da görürüz.

Şimdi kimileri der ki param yok, zamanım yok, gücüm yok. Ben de diyorum ki bunlardan siz sorumlusunuz. Hayatın bazı gerçekleri değiştirilemez olabilir ama birçok şeyi değiştirmek de sizin kendi elinizdedir.

Özetle, strese neden olan faktörlerin önemli bölümü bize sıkıntı veren / verdiğini sandığımız olay ve durumlardan kaçmaktan kaynaklanır. Kendi hayatınızın dizginlerini elinize almaya karar verirseniz daha az stres yaşamanız mümkündür.

Hayat zaten çok kısa, daha sakin, daha huzurlu, daha neşeli, daha dolu bir yaşama direnmek biraz lüks değil mi?

09 May 2007

Öğrenilmiş Acizlik

Kategori: Psikoloji — Osman S Börütecene @ 22:50

Öğrenilmiş çaresizlik olarak da bilinir. Bu konuda anlatılan en ünlü psikoloji deneyi bir akvaryumdaki balıklar üzerinde yapılmıştır. Birbirini yiyen cinsten iki tür balık akvaryuma konmuş ancak aralarına da cam bir bölme yerleştirilmiştir. Diğerini yemek isteyen balık her hamle ettiğinde cam bölmeye carpmış dolayısıyla amacına ulaşamamıştır. Bir müddet sonra aradan cam bölme kaldırılmış, ancak balık artık öteki tarafa geçebileceği halde geçmemiş, diğer balığı yiyememiştir. Çünkü balık, diğer balığı yemekten aciz olduğunu, bu konuda çaresiz olduğunu öğrenmiştir.

İnsanoğlunun da bu balıktan fazla bir farkı yoktur. İnsan daha küçük yaşlardan itibaren yapabileceklerinden çok yapamayacaklarını öğrenir. Şöyle bir hafızamızı tazelersek aklımızdan yüzlerce “yapma, dur, ayıp, olmaz, bi dakka, gelme, gitme, şimdi olmaz, sonra, büyümen lazım, sus artık, gülme, ağlama, kıpırdama” anlamlarına gelen kelime geçtiğini görürüz. Bu engelleyici uyarılar daha çocuk olduğumuz yaşlardan itibaren beynimize iyice kazınır.

Uzmanlar çocukların aşağı yukarı 7 yaşına geldiklerinde sosyalleşme evrelerini büyük ölçüde tamamladığını belirtiyor. Maalesef bu sosyalleşmenin büyük bölümü de toplumun koyduğu kuralları öğrenmek ve neyin yapılmaması gerektiğini iyice bellemek anlamında.

Engellenen insan acizliği, çaresizliği öğreniyor ve yaşamına bununla devam ediyor. Günlük yaşam içerisinde bile hiç alakadar olmadığımız konularda birbirimizi engelleriz. Bunların başlıcaları birbirimize annelik / babalık ederken söylediğimiz “banyo yaptıktan sonra sokağa çıkma”, “o adamı gözüm tutmadı”, “çok sigara içiyorsun”, “bunları nasıl ödeyeceksin”, “hastalanırsan en olacak” gibi gerçekte kişinin sadece kendisini ilgilendiren ve kendi adına karar vermesi gereken konulardır.

Her ne kadar konumuzla birebir alakalı olmasa da, Tunç Kılınç’ın bugün yazdığı bir yazıyı okumanızı öneririm. Yazısında harika bir örneğe yer vermiş, örnek kısmını buraya almak istedim:

Asya’da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzaktan bahsediyor. Bir hindistancevizi oyulduktan sonra iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanıyormuş. Sonra hindistancevizinin altına ince bir yarık açılıyor ve oradan içine tatlı bir yiyecek konuyor. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı kadar büyüklükte, yarık içinde yumruk yaptığında ise elini dışarı çıkaramıyor.

Maymun, tatlının kokusunu aldıktan sonra yiyeceği yakalamak için elini içeri sokuyor, yiyeceği kavrıyor ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkaramıyor. Yani yumruk yarıktan çıkamıyor.

Avcılar geldiğinde maymun çılgına dönmesine rağmen yumruğunu açıp kaçmıyor.

“Aslında bu maymunu, tutsak eden hiçbir şey yok. Onu sadece onun kendi bağımlılığının gücü tutsak ediyor. Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmak” diyor Goldstein.

Nasıl yazının başında anlattığım balıktan çok farkımız yoksa bu örnekte anlatılan maymunlardan da fazla farkımız yok. Etrafta gördüklerimizi, yaşadığımız kısıtlı sayıda deneyimi nedense hemen kural haline getiriyoruz ve sonraki davranışlarımızda alakalı olsa da olmasa da bu kurallara sıkı sıkıya bağlı kalıyoruz. Oysa hayat bize sürekli her karşılaştığımız yeni olayı kendi başına değerlendirmemiz gerektiğine dair ipuçları veriyor. Elbette deneyim çok değerli ama neden deneyimin başarısızlıklardan ve engellerden oluşan birşey olduğuna dair bir inanç var? Neden tecrübe “atılan kazıkların bileşkesi” olarak tanımlanıyor?

05 May 2007

İstanbul’da Güneşli Bir Gün ve Depresyon

Kategori: Genel, Güncel, Psikoloji — Osman S Börütecene @ 13:29

Bugün İstanbul’da harika bir hava var, gökyüzü pırıl pırıl. Doğayla bütünleşmek için birebir. Hava durumu haberlerine göre yarın da böyle olacak. Bugün çalışmak durumunda olanlar bari yarını kaçırmasınlar.

Gelelim konumuza; ne zaman böyle güzel bir hava görsem aklıma depresyonun derinliklerinde gezdiğim yıllar gelir. Güzel havalardan nefret ederdim. Bunun nedenini çok düşündüm. Hatta Durkheim’ın intihar kavramına kadar düşündüm. Acaba havaların güzelliği benim yaşamayı istemiyor oluşuma inat edercesine atmosfere hayat pompaladığı için güneşe kızgın mıydım?

Depresyon, yaşamınızı ipotek altına alır. Bunun bir kısmı da güzel havaları değerlendirememekten oluşur. Depresyonda olanlar şu anda burayı okuyorsa kendilerine, kendileri adına bir iyilik yapmaya çalışmalarını ve 5 dakika bile olsa güneşin altında zaman geçirmelerini öneriyorum.

Bunu salt ruhsal ve psikolojik anlamda düşünmemek lazım. Evet, gün ışığının ruhsal rahatsızlıkların iyileşmesinde etkili olduğu bilimsel olarak kanıtlandı. Ama beden sağlığının ruh sağlığına etkisi açısından da gün ışığı çok büyük önem taşıyor.

Belki duymuşsunuzdur, gündüz - gece dengesinin alışılmışın dışında yaşandığı Kuzey Avrupa ülkelerinde uzun bir zaman gecenin yaşandığı dönemlerde insanları gün ışığı terapisi alıyorlar. Bunun tek sebebi ruhsal dengeyi korumak değil. Gün ışığı bedenimiz için de çok yararlı, yararını geçtim elzem bir kaynak.

Şu kısa hayata güzel bir gün daha eklemenizi dilerim.

01 May 2007

Bir Psikanaliz Hastalığı: Terapötik Zehirlenme

Kategori: Kişisel Gelişim, Psikoloji — Osman S Börütecene @ 14:29

Analitik, dinamik terapi alanında görülen bir yan rahatsızlıktır. Genelde psikoterapiye başladıktan altı ay kadar sonra gözlemlenebilir. Psikanaliz sürecinin şaşkınlığını yavaş yavaş üstesinden atmaya başlamış olan bireyi bir psikanaliz heyecanı sarar. Bu, tıp fakültesinde kanser hakkındaki derslerden çıkışta belirtileri üzerine alınıp acaba ben de kanser miyim diye sormaya ya da Rocky, Rambo gibi filmlerin çıkışlarında birer kahraman olmaya benzetilebilir.

Şaka bir yana, belli bir zeka seviyesinin üzerindeki herkes için psikologculuk oynamak çok zevklidir. Bunun yanısıra kişiyi kendi ruh dilini çözmek yolunda geliştirebilir, başkalarının gelişimine katkıda bulunabilir. Her ne kadar asla profesyonel bir psikoterapist, psikolog ya da psikiyatristin yerini alamayacak olsa da kişilerarası duygusal paylaşımın artmasına yardımcı olabilir.

Konumuzun biraz derinine inersek, terapötik zehirlenme, kişinin psikoterapi seanslarında terapiste açtığı ve çözümlenmeye başlamış konuların benzerlerini kendi başına yakalaması ve bunların etrafında haddinden fazla dönmesi olarak açıklanabilir.

Şuur sahibi, bilinçli bir insan evladı olmak mutluluğun olmasa da huzurun anahtarlarından biridir. Bu nedenle öfke, sevgi, üzüntü, korku gibi duyguları yakalayıp onları terbiye etmek kişinin yararına sonuç verir. Ama kişinin her davranışını kendi kendine derin bir biçimde analiz etmeye çalışması, araba kullanırken yola dikkat etmek yerine önündeki göstergelere bakakalmak gibi bir alışkanlığa dönüşürse tahmin edebileceğiniz gibi bu durum kazayla sonuçlanır.

Sorunun çözümü, biraz sabırlı olmak ve duygusal dedektifliği terapi seanslarında psikoloğunuzla paylaşmaktır. Terapötik zehirlenmenin bir dezavantajı psikologla görüşme sırasında ortaya konması çok önemli, sağlıklı ve çözüme yönelik ilerleme sağlayacak duygusal konuları kişinin kendi kendine bir heyecan dalgasıyla yaşayıp sonra da kısa sürede unutmasıdır. Bu biçimde terapi seanslarından kaçırılan duygular terapilerin uzamasına ve terapistle iletişimin zayıflamasına neden olabilir.

Elbette bu anlattıklarım; kişi kendi kendini tetkik, analiz etmemelidir anlamına gelmiyor. En güzel şey kişinin kendi doktoru olmasıdır. Bütün anlatmak istediğim insanoğlunda bir de böyle bir eğilim olduğundan bahsetmek ve kısa hayatta bununla fazla zaman kaybetmemeyi tavsiye etmek.

29 Apr 2007

Kişisel Gelişim Kitapları Neden İşe Yaramıyor?

Kategori: Genel, Kişisel Gelişim, Psikoloji — Osman S Börütecene @ 16:51

Geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinde başta A.B.D. olmak üzere birçok ülkede kişisel gelişim kitapları en iyi satanlar listelerinde üst sıralara oturdular. Yine de birçok insan kişisel gelişim kitaplarını beğenmiyor, işe yaramadığını söylüyor, laf kalabalığı olarak nitelendiriyorlar.

Ben de şahsım adına kişisel gelişim kategorisine giren kitaplardan çok okumamış olsam da, elime geçirdiğim birkaç tanesinden de pek hazzetmediğimi itiraf etmeliyim. Bir yandan da bu kategorideki kitaplar nasıl hem bu kadar çok satılıp hem de bu kadar çok şikayet konusu oluyorlar? Değinmeye değer bir konu.

Birçok kişisel gelişim kitabı maalesef sizin kişisel gelişiminizden ziyade toplum karşısında gelişmiş biri olarak kabul görmeniz esasına dayalı. Bu nedenle de birey olarak bu kitaplardan kendi gelişiminiz adına bir mesafe kaydetmeniz biraz zor.

İnsanın işinde daha başarılı olması, daha iyi bir sevgili, eş, anne, baba, arkadaş olabilmesi kişisel gelişim değildir. Dolayısıyla bu yönde bir değişimi empoze eden, zorlayan kitapların kişisel gelişime katkıda bulunmaları elbette zordur.

Başlangıçta gerçekten çevreden daha çok onay görmek üzere değişmek isteyen birey herkesi aynı anda aynı derecede mutlu edemeyeceğini anlayınca hem yaşama hem de kişisel gelişim kitaplarına isyan eder. Böyle olması son derece doğaldır. Eğer kişisel gelişim için çıkış noktanız etraftan daha fazla saygı ve kabul görmekse, toplumun değişik kesimlerinin ne kadar farklı değer yargılarına sahip olduğunun farkına vardığınız an bu bir hayal ıkırıklığı yaratabilir.

Ama maalesef çoğu insan kişisel gelişim dediğimiz zaman farkında olmadan toplumda daha fazla kabul görmek, daha çok para kazanmak, toplumun belirlediği kriterlere göre başarılı olmak gibi şeyler anlıyor.

Bir diğer yandan da toplumun kriterleri o kadar değişken ve ikiyüzlü ki, bireyden talep edildiği hissettirilen şeyler yerine getirildiğinde toplum oyunu çoktan başka hal ve davranışlar doğrultusunda kullanmış oluyor.

Bu nedenle de argümanlarını topluma kendini daha çok beğendirmek üzerine kurmuş olan kişisel gelişim kitaplarının bir işe yaramaları imkan dahilinde değil.

Kişisel gelişimin anahtarı herşeyden önce kişinin kendi doğasını tanıması ve kendi doğasının elverdiği şartlar ve imkanlar dahilinde kendisini geliştirmesidir. Zaten bunun yerine toplumu ölçü alan bir kişisel gelişim, genel geçer kriterlere ulaştıktan sonra mutlaka sekteye uğramaya mahkumdur. Hayat kısa ve bu kısa hayatta kendinizi geliştirmek istiyorsanız bu gelişimin ne yönde olması gerektiğine dair ölçütleri de kendiniz belirlemelisiniz.

26 Apr 2007

Antidepresan Nedir, Nasıl Kullanılmalıdır?

Kategori: Kişisel Gelişim, Psikoloji — Osman S Börütecene @ 17:37

Son yirmi yılın en meşhur ilaç gruplarından biri SSRI adıyla sınıflandırdığımız yeni nesil antidepresanlardır. Bunlardan en bilineni Prozac’tır. Diğerlerinden bazıları; cipram, lustral, ve bunların türevleri olarak sayılabilir.

Depresyon, daha evvel bir yazımda da belirttiğim gibi, beyindeki serotonin trafiğinin bozulmasıyla ortaya çıkan tıbbi bir rahatsızlık olarak nitelendirilmektedir. Bu bozukluk, serotoninin bir hücreden diğerine geçişi sırasında geçişinin engellenmesi ve beyinde yeterli çoğunlukta seyahat edememesidir. SSRI sınıfı antidepresanlar, serotonin trafiğini düzenlerler. Serotonin bir hücreden diğerine geçemeyip geri dönerken geri dönmekte olduğu hücrenin onu kabul etmesine engel olur ve böylelikle serotonin beyindeki gezintisini rahat rahat sürdürür.

Bu ilaçların etkilerini gösterme süreleri bünyeden bünyeye değişir. Bu süre genelde iki hafta ila iki ay arasında olarak tanımlanır.

Antidepresanlar mutlaka bir psikiyatrist kontrolunde kullanılmalıdır. Başlama ve bitirme kararı psikiyatristle birlikte verilmeli ve bu tür ilaçları almak psikiyatrist onayı olmadan sonlandırılmamalıdır.

Antidepresan kullanan çoğu kişi genellikle ilaca başladıktan iki ay kadar sonra kendilerini iyi hissederek artık ilaca ihtiyaç duymadılarını düşünürler. Oysa antidepresan etkisini göstermeye başlamıştır ve tıpkı antibiyotikler gibi belli bir süre kullanılmaları gerekir. İkinci aydan sonra ilacı kesen birçok depresyon hastası vardır ve hepsi kısa sürede depresyon tuzağına geri dönerler.

Antidepresan kullanım süresi genelde en az altı ay olarak kabul görmüştür. Kalıcı bir tedavi için antidepresanlar değişik dozlarda yıllarca kullanılabilir.

Kullanım süresi konusunda ilaç firmalarının içten davranıp davranmadığı hakkında tartışmalar sürmektedir. Ancak ben kişisel tecrübelerime dayanarak minimum altı ay, ortalama bir ya da iki yıl gibi bir sürenin en iyi sonuçları doğurduğunu söyleyebilirim (kişisel tecrübedir, güvenmeyiniz ve psikiyatrınıza danışınız).

Depresyon tedavisinde ilaç kullanımı tek başına kalıcı iyileşme sağlayamaz. Mutlaka psikoterapi tedavi sürecine eşlik etmelidir. Benzer biçimde, tek başına psikoterapi depresyonun kökünü kurutmak için yeterli çözüm olmayabilir. İlaç tedavisi artı psikoterapi depresyonla baş etmenin en sağlıklı yoludur.

23 Apr 2007

İki Meşhur Kelime: Karşılıksız Aşk

Kategori: Genel, Psikoloji, İlişkiler — Osman S Börütecene @ 07:23

Doğaya aykırı bulduğum, bana pek de inandırıcı gelmeyen bir durum.

Biraz zihninizi kurcalar ve gözünüzün önünde canlandırmaya çalışırsanız, gün içerisinde yaşadığınız bakışmaların ne kadar anlamlı olduğunu idrak edebilirsiniz. Alışveriş yaparken, yolda giderken mutlaka tanıdık tanımadık birileriyle göz göze gelmiş ve biraz zorlasanız gayetle anlam yüklenebilecek bakışmalar yaşamışsınızdır. Bu, iki canlı arasındaki beğeni ilişkisinin en küçük parçasıdır. Hiçbiri karşılıksız değildir.

Bu nedenle karşılıksız aşk diye tanımladığınız durumda da bir karşılık söz konusudur. Büyük ihtimalle aşık olduğunuzu düşündüğünüz kişi de size karşı bir beğeni duymaktadır.

Birileriyle karşılaştınız diyelim ve ilginizi çekti. Tanıştınız; sohbet, sinema, akşam yemeği vs. derken olaylar vuku buldu. Artık bir çift oldunuz.

Ne kadar zaman sonra olacağı ilişkiden ilişkiye değişmekle beraber bir gün bakarsınız ki sevgilinizin günün yirmidört saati çok güzel olan saçları, onları toplayıp topuz yaptığında size itici geliyor ya da size hoş görünen ve içinizi gıdıklayan kirli sakallı, buruşuk gömlekli halini özensizlik olarak görüyorsunuz.

Ayrılmak istiyorsunuz ama nasıl ki asla kanser olmayacaksanız ya da asla ağır bir trafik kazası geçirmeyecekseniz benzeri bir inançla “ayrılık bizim başımıza gelemez” diyorsunuz. Bu yüzden de sorunlarınızı konuşmaktan bile kaçıyorsunuz ve ayrılmaya dair bir girişimde de bulunmuyorsunuz.

Sonra bir gün sevgiliniz sizi terkediyor, çok canınız yanıyor çünkü o artık sizinle birlikte olmak istemiyor. Belki başkasının kollarında, telefonlarınıza cevap vermiyor, maillerinizi almamış gibi hissediyor ya da öyle zannediyorsunuz. Onunla konuşmaya çalışmak bir işe yaramıyor; somut bir cevap yok, ses gelmiyor.

Aşağılandığınızı, yalnız olduğunuzu, üşüdüğünüzü hissediyorsunuz. Belki de sokağa çıktığınızda sizi gören herkesin “aaa şuna da bak, aşk acısı çekiyor bu ezik, zavallı, sümüklüböcek” dediklerini sanıyorsunuz. Sanki herkes herşeyi biliyor, sanki dünyanın gündeminde sizin terkedilmişliğiniz var.

Birlikteyken Bebek Parkı’nda bir kediyi sevmiştiniz ve kedi çok mutlu olmuştu. Ama sanki siz ayrıldığınız için o kedi bir daha öyle sevilmeyecek ve siz buna mutsuz oluyorsunuz. Halbuki siz yine kendi başınıza gidip sevebilirsiniz o kediyi.

Bu hissettikleriniz aşk acısı değildir. Dolayısıyla bunun adını karşılıksız aşk olarak koyamayız. Siz, ama bilerek ama bilmeden yazdığınız bir senaryonun baş kahramanı oldunuz. Bu filmde oynamaktan derhal vazgeçebilirsiniz. Bu durumu içinde oynadığınız bir belgesel olmaktan çıkarıp savaşabilir ya da başka bir hayat kurabilirsiniz.

Yok eğer bu aşk acısıysa onun da sizi düşündüğünden emin olun. Belki de şimdi kendi kendine diyor ki “keşke o salatayı elle yemeseydi belki o zaman bu kadar öfkelenmez, bu kadar bunalmazdım!”. Ya da diyor ki “arkadaşlarımla lise toplantısına gitmem konusunda arıza çıkarması bardağı taşıran son damla oldu”.

Belki kadın ve erkek arasındaki farkların biraz fazla abartılmasından, belki de toplumun kadın-erkek ilişkilerine yüklediği özel değerden ötürü aşk ve aşkta başarısızlık insanoğlu için yaşanan ilişkiden çok öte bir anlam taşır hale gelmiştir. Bu nedenle karşılıksız aşk olarak iki kelime ile niteleyip kestirip attığımız duygular, kaybedilmiş bir futbol maçı ile aynı kefeye konarak muamele görmektedir.

Oysa birçok şey gibi bu konu da kişinin yaşamı hakkında kendi kararlarını vermesi, kendi varlığını olduğu gibi kabul edebilmesi, özgürlüğü ile yüzyüze gelmesi gibi insanoğluna çoğu kez ürkütücü ve soğuk gelen farkındalıklarla beraber değerlendirilmelidir.

Birilerine karşı hayatınızın düzenini bozacak derecede ihtiyaç duyuyorsanız, en çok ihtiyacınız olan kişinin kendiniz olduğunu ve kendinizin de daima sizinle beraber olduğunu hatırlamanız işe yarayabilir.

not: Bu yazı, iki yıl kadar önce ek$i sözlük‘te yazdığım bir yazıdan derlenmiştir. Yazının orijinalini Jefe’nin Yorumları‘nda bulabilirsiniz.

22 Apr 2007

Yakın Arkadaşlarınız Terapistinizin Yerini Tutar Mı?

Kategori: Psikoloji — Osman S Börütecene @ 16:46

Tutmaz.

Toplumda bir hayli yaygın olan yanlış bir yaklaşım, “benim birçok yakın arkadaşım var, terapiste ihtiyacım yok” biçiminde bir yaklaşımdır. Bu yanlış ve eksik algının sebebi, psikoterapinin kişinin kendisini iyi, mutlu hissetmesini amaçladığı gibi yanlış bir kanıya dayanır.

Psikoterapi seansları sizi güldürmek, keyfinizi yerine getirmek, sıkıntılarınızı gidermek amacıyla hazırlanmış komedi skeçleri değildir. Sağlıklı bir psikoterapi seansı sağlık toplarıyla idman yapmak kadar ağır ve zor olabilir.

Toplumun genelinde psikoterapi, psikolog, psikiyatrist, rehberlik hocası gibi roller ve kavramlar evde ebeveynler arasında iyi polis / kötü polis oyununu oynayanlardan iyi polismiş gibi algılanır. Bunun nereden kaynaklandığını tam olarak kestiremiyorum ama tahminim psikoloji eğitimi almış bazı profesyonellerin TV, basın, internet gibi çoğunluğa hitap ettikleri yerlerde ortalamadan daha sakin konuşmaları birçok insanın psikolojiyi hayatın sıkıntılarından uzak, hayaller içeren, toz pembe bir çerçevede algılamasına neden olmuş olabilir.

Psikologlar ve psikoterapi bir sevgi çemberiymişcesine hatırlandığından insanlarda doğal olarak terapistle yakın arkadaşı aynı kefeye koymak gibi bir yanılgı ortaya çıkıyor.

Psikoterapi genelde yaşamınıza sahip çıkmanız, kendi anne babanız olmanız, hayatın getirdiği sorunlara karşı ayakta durabilmeniz için değişebilmenize olanak verecek bir ortam yaratmaya çabalar. Yakın arkadaşlarınız ise bundan farklı olarak sıkıntılı dönemlerinizde sizi rahatlatmak, yalnız olmadığınızı hissettirmek, belki cebinize para koymak, belki de omzuna yaslanıp ağlamanız için oradadırlar. Bu ikisi birbirinden çok farklı şeylerdir.

Arkadaşlarınız gerçekten sizin dert ortağınız olup dertlerinizi dinleyebilirler. Psikoterapinin bir dert anlatma ortamı olarak algılanması da yakın arkadaşlarla psikoterapistler arasında benzetme yapmaya iten bir başka yanılgıdır.

Psikoterapi seansları sizin içinizi dökme, dertlerinizi anlatma ve “oh be anlattım rahatladım” deme yeriniz değildir. Psikoterapi seansları sizin hayatın sorunlarını nasıl algıladığınız ve kendinizi nasıl sıkıntıya soktuğunuzu anlayabilmeniz ve bunu nasıl değiştirebileceğinize dair fikir yürüttüğünüz bir çalışmadır.

Terapistler, sizin gerçek hayatınızla ilgilenmezler. Çünkü sizin orada bulunma sebebiniz sizi terkeden sevgilinizi geri getirmenin yollarını aramak ya da atıldığınız işinize geri dönmeniz için bir torpil sağlamak değildir. Sizin orada bulunma sebebiniz kendinizi arzu ettiğiniz yönde veya yaşama karşı daha güçlü durabilecek bir yönde değiştirmektir. Bu da sizin gündelik yaşamınızda ne olup bittiğinden ziyade yaşamı nasıl algıladığınızla ve bu konuda daha iyi ne yapabileceğinizle alakalıdır. Arkadaşlarınızla paylaştığınız dertler ise çoğu kez artan ev kirası, kredi kartı borcunuz, sevgilinizin size kötü davranması, ailenizin anlayışlı olmaması gibi sizden kaynaklanmayan ve dışarıdan gelen etkilerin acısını içinizde tutmamak için konuşmayı tercih ettiğiniz dertlerdir. İçinizi dökmek sizi rahatlatır ama daha güçlü biri yapmaz. Psikoterapi rahatlama yeri değildir (farkındayım ünlü bir söze benzedi ama neyse ki ben terbiye sınırlarından çıkmam).

Yakın arkadaşınızı terapist yerine koymak ciddi bir yanılgıdır. Siz sorunlardan bunalıp kafanızı kuma gömdüğünüzde “burası çok karanlık burayı nasıl aydınlatacağız” diye sorarsınız. Yakın arkadaşınız orayı aydınlatmanın çarelerini aramaya başlar. Terapistiniz ise size kafanızı kuma gömdüğünüzü hatırlatır ve ortalığın zaten aydınlık olduğunu, kafanızı kumdan çıkardığınız takdirde etrafı görebileceğinizi söyler.

Elbette böyle bir süreç el bebek gül bebek yaşanamaz. İnsanoğlu varoluşundan ve özgürlüğünden çekinir. Psikoterapi seansları ise size varolduğunuzu, özgür olduğunuzu, hayatınızı yönlendirebileceğinizi hatırlatır. Bu hatırlatmalar insanı kızdırır, öfkelendirir. Bunlar nedense çoğumuzun günlük yaşamda duymak istemediği şeylerdir.

Yakın arkadaşlarınız sırtınızı sıvazlamak, sizi şımartmak, sorunlarınızı dinlemek, sorunlarınızı unutturmak, sizi gülümsetmek için yanınızdadırlar. Bir terapist ise size hayatta alabildiğine yalnız olduğunuzu, birçok şeyin sizin karar alanınız içinde olduğunu, ölümlü insanın kısa hayatına anlam kazandırmaktan insanın kendisinin sorumlu olduğunu hatırlatır.

21 Apr 2007

Yiyecekler Ruhunuzdaki Boşluğu Doldurmaz

Kategori: Kişisel Gelişim, Psikoloji — Osman S Börütecene @ 04:04

Başta A.B.D. olmak üzere birçok ülkede obezite ciddi bir sorun. Tıbbi yönleri olmakla beraber aşırı yemenin, aşırı beslenmenin psikolojiye, kişinin ruh haline dayalı nedenleri de vardır.

İnsanoğlu, bazen ifade edemediği duyguları bedeniyle dile getirir. Beden dili değil bahsettiğim. Biraz uç bir örnek vereyim, hızlı anlatabilmek açısından; bir arkadaşının söylediği ağır bir sözü sindiremeyen birinin karnına ağrılar girebilir.

Yaşamın en zor tarafı onu anlamlandırmaktır. İnsanlar herşeyi anlamlandırmak isterler. Anlam boşluğu olan noktalarda kendimizi kötü hissederiz. Hayat anlam kazandırmaya çalışmak hem iyi hem kötü bir uğraştır. Eğer elinizdeki olanaklarla ya da potansiyel olanaklarla hayatınızı anlamlandıramıyorsanız kendinizi ve buradan yola çıkarak çevrenizi suçlarsınız. Bu sizi saldırgan ve zor anlaşılır biri haline getirir.

İşte tüm bu anlamlandırma çalışmaları içinde zaman zaman kişi boşluğa düşer ve değersizlik duyguları yaşar. Kendisini doldurması gerekir. İster inanın ister inanmayın, bazı insanlar içlerinde hissettikleri değersizlik, anlamsızlık ve boşluk duygusunu birşeyler yiyerek kapamaya çalışırlar.

Dışarıdan bakıldığında olay iştahla, iradesizlikle ve benzeri yargılarla açıklanır. Ancak esas mesele kişinin psikolojisinde, ruhundadır. Herhangi bir alandaki tatminsizlik kendini karışık pizza ya da kazandibi ya da kızarmış tavuk gibi nesnelerin lezzetinde yapay bir tatmine dönüşüp durumu telafi etmeye çalışabilir.

Bu dürtü bilinçdışından geldiği için insanoğlu bunun psikolojik yönüne değer vermez ve yine kendini değiştirmekten kaçar.

Bu durumu çözüme kavuşturmanın başlangıcı, aşırı yemek yemeye başladığınız anda bir önceki adımda içinizi basan sıkıntıyı yakalamanız ve yemeğe hamle etmek yerine o sıkıntıya gerçek dünyada bir çözüm bulmaya çalışmanız olabilir. Zaman kazanmak için bir profesyonelin yardımına başvurmanız kesinlikle faydalı olacaktır.

12 Apr 2007

Bir Günde Neler Yapılabilir?

Kategori: Genel — Osman S Börütecene @ 16:10

Depresyon ve anksiyete gibi rahatsızlıklar kişinin hayata dair ümidini kaybetmesine neden olur ve kişi bir günde ne kadar çok şey yapabileceğini, ne kadar çok şeyin bir güne sığdırılabileceğini unutur. 24 saat olarak ele alabileceğimiz bir gün içerisinde yıllardır haberleşmediğiniz arkadaşlarınızın, akrabalarınızın, tanıdıklarınızın hepsiyle haberleşebilirsiniz. Aynı zamanda sizi unuttuklarını düşündüğünüz iş çevrenizin sizi yeniden hatırlamasını bir gün içerisinde sağlayabilirsiniz.

Bir gün içerisinde alışverişe çıkarak bir kişilik mobilya ve yemek takımını baştan sona değiştirebilir, en azından bunların kararını verip gerekiyorsa siparişlerini verebilirsiniz.

Bir gün içerisinde bir askeri birlik ateş altında 25 km’ye varan bir yol alabilir.

Bir gün içerisinde, başlamak istediğiniz herhangi bir şeyin ilk adımını atabilirsiniz.

Bir gün içerisinde bir yabancı dilin elli altmış cümlelik bir kısmını rahat rahat öğrenebilirsiniz.

Örnekler çoğaltılabilir. Zamanımızı ayırdığımız dilimlerin nisbeten küçük olanlarından saydığımız bir gün, bir çok konuda adım atmanıza ve yaşamınızı istediğiniz yönde değiştirmeye başlamanıza yeterli bir zaman dilimi olabilir. Daha da iyisi, yine bir çok şey sığdırabileceğiniz bir sonraki güne, önceki gün bir şeyler yapmış olarak uyanırsınız. Bu da sizi bir sonraki güne daha büyük bir rahatlık ve güven duygusuyla taşır.

Bunların üzerine bir de hayatın ne kadar kısa olduğunu hatırlatmama gerek var mı?

10 Apr 2007

Kendinden Başka Herkesle İlgilenmek

Kategori: Kişisel Gelişim, Psikoloji — Osman S Börütecene @ 15:30

Nevrotik kısır döngü içerisinde zaman zaman hepimizin başına gelebilecek bir yanılgıdır. Kendimizden başka herkesle ilgileniriz, sonra da bundan şikayetçi oluruz, kendimizden başka herkesi düşündüğümüzü anlatırız. Doğrudur. Kişi gerçekten kendine gereken önem ve değeri vermez, başkalarının hayatlarında yaşar, onların endişelerini paylaşır, sıkıntılarını gidermeye yardımcı olur. Ardından karşılık görmediğini düşünürse de sinirlenir.

Bazen kişi gerçekten yaptığı iyiliklerin karşılığını göremez. Bazen de herkesin kendisi gibi “kendinden başka herkesle ilgilenmesini” bekler. Ancak bir elin beş parmağı nasıl birbirinden farklıysa insanlar da birbirlerinden farklıdır. Bazıları büyümüş birer yetişkin olmuştur, bazıları da özendikleri anne, baba, öğretmen, abi, abla rolunu üstlenmiş, kendisini bunlarla bağdaştırmış, onların tiyatrosunu oynamaya bütün zamanını vakfetmiştir.

İlginçtir ki kendinden başka herkesle ilgilenen insanlar kendilerinden başka herkesden şikayetçi olurlar. Burada başkalarının da kendilerini düşünmemeleri, kendilerine saygı göstermemeleri gerektiğine dair derin bir inanç söz konusudur. Bu yüzden bu tip insanlar kendilerine değer veren insanlarla karşılaşınca şaşırırlar. Onları kibirli, kendini beğenmiş, alçakgönüllülükten uzak, bencil olarak nitelerler.

Burada daima bir tezat yaşanır. Kendilerinden başka herkesle ilgilenen ve kendilerine değer vermeyen bu insanlar başkalarının da kendileriyle ilgilenmemesinden neden şikayet ederler? Yaşanan ilişkilerin; ister arkadaşlık, dostluk olsun ister sevgililik olsun ister aile bağları olsun, seviyesini düşürmekle zaman harcayan insanlardan bahsediyoruz. Mantık şudur; ben değerli değilim, sokağa çıkarken üstüme başıma dikkat etmesem de olur, makyaj yapmasam da olur, traş olmasam da olur, kendime önem vermesem de olur. O zaman bütün bu insanlar kim ki kendilerine bunca değer veriyorlar? Onlar da kendilerine değer vermesinler. Kendilerini ne zannediyorlar.

Evet, olay budur. Kendilerine değer vermeyen insanlar kendilerinden başka herkese değer verirler ve bir diğer yandan da kimsenin kendine değer vermesini istemezler. Böylelikle nevrotik kısır döngünün getirdiği yalnızlık duygusu, kişinin başkalarının kendine verdiği değeri de aşağılara çekerek hafifletilmeye çalışılır.

Böyle şeylerin sonuç vermediği malum. Ancak burada bunları kimseyi suçlamak için yazmıyorum. Benim bütün derdim insanoğlu olarak kendimize verdiğimiz ruhsal zararar hakkında bir şuur yaratmak. En ufak bir soru işaret yaratıp bu konuda ilerleme kaydedilmesine katkıda bulunabilirsem ne mutlu bana. Zaten hayat çok kısa, ruhsal kısır döngülere fazla zaman ayırmaya değmez.

09 Apr 2007

Nedenlerde Kaybolmak

Kategori: Kişisel Gelişim, Psikoloji — Osman S Börütecene @ 16:20

İnsan, içinde bulunduğu şartların getirdiği sıkıntılara anlam aramakla zaman kaybeder. Maalesef bir çok şeyin altında nedenler arıyoruz ve bu nedenleri ararken olayların kendisinden uzaklaşıyoruz. Oysa odaklanmamız gereken daima şimdiki zamandır.

Hayatın ne kadar kısa olduğunu söyleyip duruyorum bu yüzden yine yaşam ve ölüm üzerinden örnek vereceğim. Bir tanıdığınız evinize geldi, ayağını burkmuş ya da bacağını kırmış ya da kafasına bir şey düşmüş ve kanıyor. O sırada önemli olan bunun arkadışınızın başına niçin geldiği midir yoksa kanamaların durdurulması veya kırılan kemiğin sabitleştirilip hastaneye gidilmesi gibi şeyler midir?

Sizce hangisi daha öncelikli?

Evinize hırsız girdi diyelim. Salonun ortasında göz göze geldiniz. O sırada sizin için önemli olan ne olmalı? Hırsızın neden evinizde olduğu mu? Yangın çıktı diyelim. Ateşlerin ortasındasınız. Önemli olan yangını kimin ve neden çıkardığı mı yoksa sizin dumandan boğulmadan ya da yanmadan olay yerinden uzaklaşmanız veya elinizde ise yangını söndürmeniz mi? Yangının neden çıktığını bilmeniz üzerine sıkacağınız suyu ya da atacağınız toprağı mı değiştirecek?

Burada verdiğim örneklerin ölümcül örnekler olduğunu sanmayın. Bir önceki yazımda bir cep telefonu kaybetme vakasından bahsettim. Orada da durum farklı değildir. İnsanoğlunun kendisini suçlu hissettiği, endişeye kapıldığı, strese girdiği durumlarda umumi tuvaletlerdeki gibi büyük küçük ayrımı yoktur. Sıkıntı sıkıntıdır. En sevdiğimiz kalemi kaybettiğimizde verdiğimiz tepkiyle bir yakınımızı kaybettiğimizde verdiğimiz tepki arasındaki fark aslında çok ince bir çizgide yatar.

Bu yüzden, sizi sıkan şeyin nedenleriyle uğraşmayı bırakıp sıkıntıyı ortadan kaldırmak için bir an evvel harekete geçmeniz davranışların en güzelidir. Yangının neden çıktığını sorgulamayı bırakıp olay yerinden uzaklaşmalı ya da elinizde imkan varsa suyu sıkarak yangını söndürmelisiniz. Bunun dışında iki dakika önce bile olsa geçmişte ne olduğunun şimdiki zamandan daha fazla önemi yoktur.

Hayat kısa, ve hiçbir zaman yaşıyor olmaktan daha önemli bir şey olduğu yanılgısına kapılmayın.

Korku, Suçluluk, Endişe

Kategori: Psikoloji — Osman S Börütecene @ 16:09

Bundan birkaç yıl önce büyük alışveriş merkezlerinden birinde cep telefonumu kaybettim. Alışveriş merkezindeki bankamatiklerden birinden para çekerken telefonumu bankamatiğin üst kısmına koydum. İşimi bitirdiğimde telefonu almadan gitmişim. Farkına vardığımda çok geç olmuştu.

Biryerlerden bir telefon bulup buluşacağım kişiyi aradım. Telefonumu kaybettiğimi, toplantımıza biraz gecikeceğimi haber verdim ve ofise döndüm. Ofiste arkadaşlarım cep telefonumu kaybetmiş olmama rağmen hala çok sakin olmamı şaşkınlıkla karşıladılar. Onlara telaşa kapılmamın bana neler kazandıracağını sorduğumda iyi bir cevap veremediler.

Bu, herkesin başına gelebilecek, hep gelen bir cep telefonu kaybetme öyküsü. Sadece bir örnek. Örnekler çoğaltılabilir. Yemeğin altını yakmak, yolda yürürken para düşürüp kaybetmek, arabayla saçma sapan ufak bir kaza yapıp bir miktar maddi hasara yolaçmak, ve benzeri olaylar.

İnsanoğlu, böyle olaylar başına geldiğinde hemen kendini suçlama eğilimi içinde olur. Eğer ortada bir suç varsa bir de bu suça karar verecek bir otorite ve onu cezalandıracak bir makam gerekir. Bu durumda bireyin kendisi ve toplum hemen bireyin yardımına koşar ve onu gerektiği gibi suçlar. Hal böyle olunca kişinin sakinliğini koruması şaşkınlıkla karşılanır. Sakin kalmak sanki suç seviyesini artırır. Kişi eğer yeteri kadar telaş ve öfke gösterirse suçun hafifleyeceğini ve toplumun göstereceği öfkeye daha az yer kalacağını düşünür.

Ne oldu şimdi? Bir önceki paragrafta bir telefon kaybetme olayını savaş alanına çevirmiş olduk. Gerçekte durum bundan çok daha kötüdür. Bu sadece benim yazarak anlatabilidiğim kadarıdır.

İnsanoğlu maalesef suçluluk duygusuyla elele yaşıyor. Bir çok insan bilinçaltının derinliklerinde sadece hayatta olduğu için bile bir suçluluk hissedebilir. Bunun kaynağını tam olarak bilemiyorum ve kestiremiyorum. Ancak sebepler her zaman önemli değildir ve durumu düzeltmekte bir işe yaramazlar. Tıpkı bir cinayet vakasında katili bulmanın öldürülen kişiyi diriltmeyeceği gibi, hangi konuda kimin suçlu olduğuna karar vermek ve öfke gösterisi zamanı geri döndürmez ve olanların üstünü örtmez.

Bu nedenle, başınıza gelen herhangi tatsız bir olayda, olayın büyüklüğü ne derece olursa olsun başınızdan kaynar sular dökülecekken o sulara dur deyin ve yaşamaya devam edin. Bunu yapmak sizin en kazançlı çıkacağınız seçenektir. Ne kadar üzülürseniz üzülün kaybettikleriniz geri gelmeyecek. Üzüntünüz sizin suçlu olduğunuzu zannettiğiniz olayda var olmayan hatalarınızı affetmez. Zaten olmayan bir şey ortadan kaldırılamaz.

Elinizdeki tek fırsat şimdiki zamandır. Geçmişte ne olduğunun ya da gelecekte ne olacağının şu an üzerinde düşündüğünüz kadar etkisi yoktur.

Bu nedenle kendinizi şimdiki zamanda yaşamaya ve yaşadığınız şimdiki zamanda sakin kalmaya alıştırmalısınız. Böylelikle endişeden, stresten ve bunların tetikleyeceği depresyondan uzak durma şansınız artar.

08 Apr 2007

Gelecekte Bir Gün Değişeceğim

Kategori: Kişisel Gelişim, Psikoloji — Osman S Börütecene @ 10:16

Değişimi arzulayan bir çok insanın gönlünde yatan bir cümle. Hiç bir zaman gelmeyen bir gelecek. Bir gün değişimini gerçekleştireceğini bilmenin rahatlığıyla uyuyan ruhlar. Tanıdık geliyor mu?

Sahibini şimdi hatırlayamadığım bir Kızılderili sözü vardı, “aptallar yaşam ve ölüm için uzağa bakarlar ama her ikisi de onların yanıbaşındadır” diyordu.

Dünyadaki bütün kişisel gelişim kitaplarını okuyup bitirseniz de, varolan tüm teknikleri kapsayan her türlü psikoterapiye yıllarınızı verseniz de, dünyanın en gelişmiş antidepresan ve anksiyolitik ilaçları ile çalışsanız da, değişimin onayı ve uygulaması size çok yakın bir makamın ellerinde. Bu makam sizsiniz.

Evet biliyorum bütün rejimler yarın başlar (o da bugün pazar olduğundan, yoksa aslında hepsi pazartesi başlar) ama o yarın hiç gelmez. Dosyalarınızı düzene sokmaya karar verişiniz yılbaşından birkaç gün öncesine rastlamıyorsa üzerinden rahat rahat bir altı ay geçmiştir.

Peki neden insan kararlarını hayata geçirmez? Çünkü karar almak kişsel sorumluluğun bir parçasıdır. Sorumluluğun olduğu yerde yetki ve cezalandırma söz konusudur. Hata yapmak söz konusudur. Eğer karar sizinle ilgili değilse ve başınızda bir otorite varsa o sizi cezalandıracağı için harkete geçmezsiniz. Belki de cezalandıracak kişinin kim olduğu belli olduğu için daha rahat harekete geçebilirsiniz ama söz konusu olan kişi siz olduğunuzda bu karar verme acınızı hafifletmez.

Kişi daima kendi özgürlüğünden korkar ve bundan kurtulmanın yollarını arar. Daha sonra bu yollara tembellik, depresyon ve benzeri isimler veririz. Bunun akabinde kişi kendini cezalandırmaya başlar; daha iyi olamadığı için. Sonra da daha sıkı bir disiplin altında olması gerektiğine inanır. Böylece kendisini özgürlükten uzaklaştırmak için elinden geleni yapar. Sonra da özgürlükten uzaklaştığı için kendi kararlarını hayata geçirebilme iktidarını göstermekten aciz(miş gibi) kalır.

Bu bir kısır döngüdür. bu kısır döngüyü kırmak için yapılması gereken şey hızla bir daire çizmekte olan bu trenden dışarı atlamaktır. Ancak bu şuur gerektirir.

Bu kısır döngü içindeyken oradan çıkamayasınız diye bilinçaltınız size oyunlar oynar ve şuurunuzu kapatır. Şuurunuz açılmasın diye gündelik yaşam işleriyle dört döner durursunuz. İlerleyebilmek için gerçekte yapmanız gereken ilk şey bir müddet durmaktır. Bir müddet durup dinlenirseniz (gerçekten) o zaman şuurunuz açılmaya başlar ve sizi bir yere götürmeyen bu trenden atlayabilirsiniz.

03 Apr 2007

Kişisel Değişimin İtici Gücü İstek

Kategori: Genel, Kişisel Gelişim, Psikoloji — Osman S Börütecene @ 16:52

Ne dersek diyelim, kişisel gelişim ve ilerleme içinde değişimi barındırıyor. Bu, çeşitli kişisel gelişim programları için de geçerli, psikoterapi için de geçerli, hatta okuduğumuz bütün okullar için geçerli. Eğitim psikolojisinde bir şeyi öğrenmek, bir konudaki davranışların değişimi biçiminde tanımlanır.

Bir diğer yandan da tüm bunları hiç söylemesek bile en azından şunu biliyoruz ki insanlar zaman içinde hem değişirler hem de değişmeyi isterler.

Ancak sıklıkla karşılaşılan sorunlardan biri, değişim karşısında isteksiz olmaktır. Bu nedenle kişisel değişim ya çok yavaş ilerlemekte ya da hiç ilerlememektedir.

Kişisel değişimin en büyük itici gücü istektir. İsteyince her şey olur gibi sözler söylenir fakat bu sözlerin hepsi eksik, yarım bırakılmış sözlerdir. İstek, bakkallarda marketlerde satılan bir şey değildir. Kişinin kendi içinden geldiği sürece değişime itici güç sağlar. Tam bu noktada, ben bir çok şeyi çok istediğim halde değiştiremiyorum diyenleri duyar gibi oluyorum. Bu gibi durumlarda isteğinizin gerçekten çok olup olmadığını irdelemek lazım. Bir şeyi gerçekten istemenin benim gözümde ölçüsü şudur: En çok sevdiğiniz yemeği yerken zorlanıyor musunuz? Yanında en çok zaman geçirmek istediğiniz kişilerle beraberken yaşam nasıl? En sevdiğiniz iş/hobi ile ilgilenirken yoruluyor musunuz? Mesele burada. Gerçekten çok istediğimizi zannettiğimiz bir çok şeyi gerçekte hiç istemiyor olma ihtimalimiz bile vardır. Bir şeyi gerçekten çok isteyip istemediğinizi anlamak için bunu çok sevdiğiniz başka şeylerle karşılaştırabilirsiniz. Odun taşımayı çok seven ve çok isteyen biri ancak çok uzun zaman sonra yorulur.

Eğer bir futbol fanatiği iseniz taraftarı olduğunuz takımın maçına giderken ayaklarınızın hiç de geri geri gitmediğini gözleyebilirsiniz. Maç için bileti almak koymaz, hava durumu sizi engellemez, stadyumda iyi bir yer bulamamak sizi etkilemez. Çünkü işin içinde gerçekten istediğiniz bir şey vardır.

Hayatınızda değiştirmek istediğiniz şeyler üzerine çalışabilmek için de doğal arzu ve istekleriniz üzerine yoğunlaşmalısınız. İstemediğiniz bir şeyi zorla isteyebilmeniz söz konusu olamaz. Kendinizi ne kadar zorlarsanız zorlayın bir süre sonra hem ruhunuz hem de bedeniniz size bu zorlamadan çok daha şiddetli biçimde cevap verebilir.

Başlangıç için kendinizi kendinizin akışına bırakın. Şu anda en çok yapmak istediğiniz şey ne ise onu yamaya çalışın. Hayatın ne kadar kısa olduğunu da aklınızdan çıkarmayın.

01 Apr 2007

Kapitalist Dünya ile Kişisel Dünya Arasında Denge Kurmak - 1

Kategori: Kişisel Gelişim, Psikoloji, Sosyoloji, İş Hayatı — Osman S Börütecene @ 15:01

Her ne kadar komünizm, sosyalizm, ve benzeri ekonomik sistemler pratik yaşamda uygulamaya konulamadı ve kapitalist sistemden daha iyisi henüz bulunamadı ise de kapitalist düzenin insan doğasına uygun olmadığı bariz bir gerçek.

Ekonomik tartışmalar elbette sürüp gidecektir ancak şu kısa hayat içerisinde bizim işimiz yine insan psikolojisi ve insanın ruh halleriyle ilgilenmek.

Dünyanın düzeninden kaçabilmemiz mümkün değil. Her sabah uyanacağız işimize gideceğiz. Akşam eve dönüp ertesi sabah tekrar işimize gideceğiz. Bu düzeni değiştirmek için yapabileceğimiz fazla şey yok. Ancak bu düzen dahilinde sinirilerimizin bozulmasını ve ruhlarımızın telef olmasını engelleyebilecek düşünce tarzları, davranış biçimleri mevcut.

Kapitalist dünyaya dair genel şikayetler çalışılan işyerlerindeki arkadaşların ister üst ister alt olsun birbirleri ile işten bağımsız olarak didişmeleri, birbirlerinin sinirlerini yıpratmaları, ayrıca patronların çalışanlar üzerinde korku, belirsizlik ve şüphe gibi araçları kullanarak baskı kurmalarıdır.

Böyle bir durumda yapılması gereken ilk şey, hiç bir kurumun ezelden beri varolmadığını hatırlamak, kişinin her zaman bulunduğu işi, eşi, evi, şehri, ve benzeri değişkenleri kendi kararlığılı ile değiştirebileceğini hatırlamaktır.

Bunu hatırlamanın beraberinde getireceği özgürlük korkusu ve varoluş kaygısı kişiyi karar alma acısına sürükler. Bugün, ne dersek diyelim, ne kadar gelişmiş olursak olalım yine de eninde sonunda çalışmamızın bir numaralı sebebi temel gıda maddelerini satın alabilmek ve başımızı sokabilecek, bizi hava koşullarından koruyacak bir eve sahip olabilmektir; ama satın alarak, ama kira ile.

Yani çalışma nedenlerimiz ölümcüldür, ölüm kalım, açlık, soğuk hava ve benzeri sebeplerden oluşurlar. Bu nedenle kişinin iş hayatında kendi kararlarını kendi vermesi meselesi ciddi bir varoluş (yokoluş) kaygısını ve özgürlük korkusunu beraberinde getirir.

Biraz derine inersek, Anne, Baba, Devlet, Abi, Abla, Öğretmen, Polis, Komutan,… Otorite İle İlişkiler başlıklı yazımda da belirttiğim gibi kapitalist düzen ya da içinde bulunduğumuz dünya düzeninin adı her ne ise, burada yaşadıklarımız bize verdiği tüm sıkıntıya rağmen bir yandan ciddi bir korunma ve güvenlik hissini de beraberinde getirmektedir.

Hal böyle olunca kişinin kendi kararlarını vermesi insanda güvenlikten ve korunuyor olma duygusundan uzakta kalma hissi yaratır. Bu nedenle kişinin hayatını değiştirmeye dair büyük kararlar vermesi kişide katlanılması zor karar acılarına neden olabilir.

Bu yüzden de kişi kapitalist dünya düzeni ile kendi iç dünyası arasında iyi kötü bir denge kurmalı ve ıssız bir adaya göçerek mutlu bir hayat yaşama olasılığından evvel bir yetişkin olarak gündelik hayatın getirdiği sıkıntılarla başa çıkma becerileri geliştirmelidir.

Bu da iş yaşamındaki bozuk iletişim, yıpratıcı konuşmalar, geleceğe dair korkular gibi konularda kişinin kendi psikologu olması ve ruh haline vakıf olması, bir yetişkin olarak kendi hislerine gereken önemi verip kelimelerin taşıdığı anlamların kendi yaşamı kadar önemli olmadığını idrak edebilmesiyle olur.

Bu yazının, bir süre sonra yazacağım ikinci bölümünde bu konularda denenebilecek tekniklerden ve kişinin iç dünyasını rahatlatacak düşünce biçimlerinden bahsedeceğim.

31 Mar 2007

Psikoterapide Ölüm

Kategori: Psikoloji — Osman S Börütecene @ 13:19

Psikoterapide ölüme dair bir çok konu değerlendirilir. Kabaca sınıflamak gerekirse bunları ikiye ayırabiliriz; bir yakının kaybından doğan yas ve acı sürecinin değerlendirilmesi, ve kişinin kendi ölümüne dair duygularının, korkularının ve bunları bastırmaktan doğan rahatsızlıklarının değerlendirilmesi. Bir de, psikoterapide ölüm kavramının kullanımı söz konusudur. Teori, ölüm farkındalığının kişinin terapi sürecine olumlu katkı sağlayacağı yönündedir. Yani kişi bir gün öleceğini iyice bellerse yaşama dört elle sarılabilir ve ruhsal rahatsızlıklarından en azından nevrotik olanlarının üstesinden daha hızlı gelebilir.

Evvela terapide ölüm farkındalığını ele alalım. Bu farkındalığı yaratmak için çeşitli yöntemler kullanılır. Kişinin kendi cenazesini hayal etmesi, vasiyetini yazması, kendi mezarını gözünün önüne getirmeye çalışması gibi oyunlar ölüm farkındalığını yaratmak ya da artırmak için kullanılan basit yöntemlerdendir.

Ancak görünen o ki ölüm farkındalığına sahip olmak herkesde aynı etkiyi yaratmamaktadır. Bir gün öleceğini ve bunun ne zaman olacağını bilemeyeceğini iyice anlamış biri hayata dört elle sarılmak yerine “ne de olsa bir gün öleceğim” fikriyle bunalım ya da depresyon sürecinin altından kalkmaya çalışmak yerine bunu iyice ertelemeye karar verebilir. Aynı koşulda bir başkası “daha ne kadar yaşayacağımı bilmiyorum ve hala yapmak istediklerim var” diyerek kendini nevrotik kısır döngüden uzaklaştırıp gerçekten değer verdiği faaliyetlere yönelterek terapi sürecinde büyük bir yol alabilir.

Bir yakının kaybına dair acı ve yas sürecinin değerlendirilmesi de bireyin kendi ölümüne dair duygularını, korkularını yüzeye yakınlaştıran süreçleri inceler. Bazen bir yakının kaybının getirdiği acı birebir kişinin kendi ölüm korkularıyla alakalı olabilir. Ya da böyle olmasa bile kişinin kendi ölüm farkındalığına değinmede yardımcı bir etmen olarak kullanılabilir.

Kişinin ölüme dair duygularını ortaya çıkarabilmekte yardımcı tekniklerin arasında rüya analizleri de bulunur. Genel bir ipucu vermek gerekirse kişinin yaralandığını, vücudunda değişimler meydana geldiğini gördüğü rüyalar çoğu kez kişinin ölüm korkularına işaret eder. Bu rüyalarda yer alan diğer sembollerin analizi kişinin ölüme dair korkularını, ve farklı duygularını, ölüm kavramını ölüm dışında nelerle bağdaştırdığını anlatır. Bu sembolizmin çözümü de insanoğlunun ölüme dair duygularını daha iyi kavramasına yardımcı olur.

Ben kendi terapilerimden birinde bir yakınımın kaybının ardından cenaze günü şöyle bir rüya görmüştüm:

Rüyamda terapi seansını yaptığımız odadayım ama odada sadece ben ve kaybettiğim yakınım var. Birşeyler konuşmaya çalışıyoruz. Fazla detay yok. Terapist odada olmadığı için şaşırıyorum. Tabi ölen yakınımın da odada karşımda canlı olarak durması da beni şaşırtıyor

Şimdi bu rüya her ne kadar bir yakınımı kaybetmemin ardından cenaze günü gördüğüm bir rüya ise de mutlaka birebir ölümle alakalı olmayabilir. O günün gecesinde bu rüyanın henüz yeni tanıştığım ve üzerinden 3 ay bile geçmemiş olan terapistimin gerçekte canlı olmadığını düşündüğümü (bilinçdışından) yansıttığı biçiminde yorumlamıştım.

Yani ölüm kavramı, ölüm kavramını içeren rüyalardaki sembolizm her zaman kişinin kendi ölümüne dair veriler taşımadığı gibi her zaman ölüme dair veriler de taşımaz.

Psikoterapide ölüm kavramının kullanımı ve terapötik etkisi elbette bir yazıya sığdırılabilecek ufaklıkta değil. Yine de psikoterapide ölüm kavramına dair yüzeysel bir bilgilendirme yapmaya çalıştım.

11 Mar 2007

Kişisel Gelişime Dair Yanlış Anlamalar

Kategori: Eğitim, Felsefe, Kişisel Gelişim, İş Hayatı — Osman S Börütecene @ 18:52

Kişisel gelişim hakkında yazılanları takip etmeyi bıraktım sayılır. Nedeni; insan kaynakları, kişisel gelişim ve benzeri konularda yazılan yazıların çoğunun kişinin kendisinden başka herşeyi geliştirmeye eğilimli bir anafikir taşıması.

Kişisel gelişim diyoruz, uzmanlar bize işyerinde nasıl daha verimli olursunuz konulu demeçler veriyorlar. Kişisel gelişim yazıları genellikle sosyal rollere mahkum edilmiş durumda. Nasıl daha iyi bir anne olursunuz, nasıl daha iyi bir sevgili olursunuz, nasıl daha iyi bir vatandaş olursunuz, nasıl daha iyi bir …. olursunuz, artık noktalı yeri siz kendiniz tamamlayın. Aklınıza ne gelirse.

Oysa bence kişisel gelişim gerçekten kişisel konularla ilgilenmeli. Örneğin “kendinize nasıl daha iyi davranırsınız” başlıklı bir konu gerçek bir kişisel gelişim konusudur. “Hızla gelişen teknolojiden nasıl korunursunuz” başlıklı bir konu da bence harika bir kişisel gelişim yazısı olabilir.

İnsanoğlu, içine sokulduğu amansız ve anlamsız yarış nedeniyle kişisel gelişim başlığı altında sürekli gerçekte varolmayan ve elden geldiğince mükemmelleştirilmeye çalışılmış hayalet bir kişilik ile karşılaştırılıyor. Kişinin, kendisini sürekli olarak gerçekte varolmayan, varolamayacak hedefe doğru sürüklemesi sanırım cehennemin dünya üzerindeki tasvirine iyi bir örnek oluştursa gerek.

Tüm bu yanlış bilgilendirme, insanı gerçekte olmak isteyebileceği yerden uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. İnsanlar bu nedenle çok daha fazla gelişebilecekken dar bir kapsamda sıkışıp kalıyorlar.

Çözüm daha az dinleyip daha çok konuşmakta.

Anne, Baba, Devlet, Abi, Abla, Öğretmen, Polis, Komutan,… Otorite İle İlişkiler

Kategori: Felsefe, Kişisel Gelişim, Psikoloji — Osman S Börütecene @ 18:16

İnsanoğlu kendi kararlarının sorumluluğundan kurtulabilmek için sırtını biryerlere dayamak ister. Tam bu noktada da sırtımızı dayayacak otoriteyi elimizle koymuş gibi buluruz.

Aslında birçoğumuz hiç büyümeyiz, sadece yaşlanırız. Neredeyse hepimiz, çocukluk yıllarımızdan beri bizim adımıza karar veren bir merkez ararız. Bu bazen sevgilimiz, eşimiz olur, bazen de okuldaki hocamız, işyerindeki üstümüz.

Sonra da akşam eve gelince birbirimize bu otoritelerden şikayet ederiz. İşin aslı, insanoğlunun kendi özgürlüğünden korkması, bundan fellik fellik kaçması ve özgürlüğünü teslim edecek bir eskici aramasıdır.

Kişi, alabildiğine özgürdür. Ancak özgürlük korkutucudur. Kişinin kendisine karşı olan sorumluluklarını üstlenmesini gerektirir. Kararlar vermesini gerektirir. Her karar bir vazgeçiştir ve bu yüzden de acılıdır. Karar vermek, kendi davranışlarının sorumluluğunu taşıyarak özgürlüğünü yaşamak kişiye ağır geldiğinden kişi otoriteye sığınır. Başına gelenlerin sorumluluğunu otoriteye devreder.

Bunu bir nevi factoring şirketlerinin borçları devralmasına da benzetebiliriz. Yaptığı işlere kestikleri faturanın tahsilat maliyetini kaldıramayan şirketler (ki böyle bir piyasada çok doğaldır, Türkiye şirketlerin gelecek bir tarihte ödeme yapmak amacıyla çek kullandıkları tek ülkedir) alacaklarını bu işte özelleşmiş, ustalaşmış, sadece bu amaçla kurulmuş firmalara devrederler.

Kişinin kendi hayatı adına karar alması çok zor bir süreçtir. Yine de şu kısa hayatı alabildiğine değerlendirmek, “kendini gerçekleştirmek”, hayatın tadını çıkarmak isteyen kişi, kararlarının sorumluluğunu almalı ve korka korka da olsa özgürlüğünü doyasıya yaşamalıdır.

Depresyon Mu, Değil Mi?

Kategori: Psikoloji — Osman S Börütecene @ 01:02

Şu kısa hayatımız içerisinde önem vermeye değecek birkaç konu var, bunlardan biri de şüphesiz ruh sağlığımız. Ruh sağlığı bilgisini gazetelerin yalan yanlış bilgilerle dolu pazar eklerinden edinmemeliyiz. Böyle bir dünyada ruh sağlığı bilgimiz çağımızın hastalığı depresyon başlıklı haber kupürlerinin içerdiği yavan bilgilerden biraz daha derin olmalı.

Depresyon, ruhsal hastalıklardandır. Kişinin hem düşünce akışını hem de bedensel faaliyetlerini etkisi altına alır. Bilindiği kadarıyla, beyinde serotonin trafiğinin aksaması nedeniyle ortaya çıkar. İlaç tedavisi ve beraberinde psikoterapi en iyi sonuç verir. Tedavi edilmeyen depresyon, en iyi şartlar altında iki ila beş yıl arası bir zamanda kendi kendine sona erer. Ancak beraberinde bir o kadar yılı daha yaşamınızdan götürür.

Depresyonda olup olmadığınıza dair hızlı bir karar vermek zorundaysanız üç beş önemli kriteriniz var. Bunlardan en belirgin olabilecekleri şöyle:

Son iki haftadır:

Uyku düzeninizde bozukluk yaşıyorsanız; yani her zamankinden daha fazla ya da daha az uyuyorsanız, cinsel isteğinizde her zamankinden farklı bir durum varsa; yani her zamankinden daha istekli ya da her zamankinden daha isteksiz iseniz, iştahınızda değişiklik varsa; özellikle aşırı kilo alıyor ya da aşırı kilo veriyorsanız, çok büyük bir ihtimalle depresyondasınız demektir.

Yapmanız gereken şey bir psikologa ya da bir psikiyatriste görünmek. Onlar gerektiğinde sizi birbirlerine yönlendireceklerdir.

Bunlar dışında bir yakınınızın kaybı, maddi sorunlar, arzu ve istekleriniz karşısındaki engeller sonucu kapıldığınız öfke ve üzüntüler depresyon değildir. Ancak depresyona eğilimli kişilerde aşırı sıkıntı depresyonu tetikleyebilir.

Her durumda, şüphelerinizden arınmak için yapmanız gereken en doğru şey doktorun yolunu tutmak.

Düşünce Süreçlerine Gereken Zamanı Tanımak

Kategori: Kişisel Gelişim, Psikoloji — Osman S Börütecene @ 00:53

Lisedeki psikoloji derslerinde kısaca anlatılan, beynin işleyiş biçimine dair bir konu vardı. Hatırlatmak gerekirse; özellikle yaratıcılık gerektiren işlerde kişi belli düşünce süreçlerinden geçer, dışarıdan bakıldığında hatta kendi kendine düşündüğünde birşey yapmıyormuş gibi görünür ancak bir süre sonra aniden üzerinde çalıştığı sorunun çözümü kişinin aklına gelir.

Aslında aniden gelmez. Sadece aniden gelmiş gibi görünür. Oysa arka planda zihniniz söz konusu olay / kavram / sorun üzerinde çalışmaktadır. İnsan beyni, kendisi farketmeden de kafayı çalıştırabilir.

Günümüzün hızlı iş temposu içerisinde ise gerek kişisel sorumluluk gerekse toplum baskısı nedeniyle zihinsel süreçlerimize gereken önemi vermiyor, gereken zamanı tanımıyor ve kendimize / başkalarına hiçbir şey yapmıyormuşuz / yapmıyorlarmış gibi davranıyoruz.

İster yolda olun ister yatağınızda uykuda, beyniniz sürekli çalışıyor. Siz bu çalışmanın sadece belli bir kısmını bilincinizde hissedebiliyorsunuz.

Benzer bir örnek insan beyninin sürekli veri kaydediyor olması ile ilgili de verilebilir. Yine klasik lise psikoloji derslerinden hatırlayabileceğiniz bir konudur; şimdi size işyerinizin yakınlarında bir eczane sorulsa cevabı şu anda hatırlayamayabilirsiniz ama eczane gerektiği anda eğer o çevredeyseniz eczaneyi elinizle koymuş gibi bulursunuz.

Sihir gibi ama değil. İnsan zihninin işleyiş biçimi bu.

Bu nedenle, önünüzde bir yığın iş varken gözleriniz dalıp gidiyorsa paniğe kapılmayın. Beyniniz çalışıyor ve muhtemelen önünüzdeki işleri gerçekleştirme aşamasına geldiğinizde neler yapacağınızı sıraya koyuyor. Zaten bu nedenle üç beş kez dalıp gittik diye hayatımız sona ermiyor. Diğer türlü halimiz vahim olurdu.

Zihninizin planlamalar yapmasına önem verin ve buna zaman tanıyın. Hayat kısa. Bu kısa hayat içerisinde bedenimizin bize verdiği olanakları reddetme lüksümüz yok.

27 Feb 2007

Prezentabl Olmak

Kategori: Kişisel Gelişim, İş Hayatı — Osman S Börütecene @ 23:28

İnsan Kaynakları kitaplarında, gazetelerdeki iş ilanlarında sıkça rastladığım birşey bu. Toplumun genel algısında bir yeri var ki hiçbirimiz anlamını sorgulamaya gerek görmeden ne demek istendiğini anlayabiliyoruz. Ancak, günümüz dünyasında birçok konuda olduğu gibi prezentabl olmak konusunda da muazzam aldatmacalar söz konusu.

Kelime anlamı olarak prezentabl olmak, sunulabilir olmak anlamını taşıyor. Ama ben sizi bununla sıkmak istemiyorum. Herkesin kapitalist düzen ve onun organları hakkında lümpenleşmiş tespitler okumaya doyduğuna inanıyorum. Beni esas ilgilendiren şey ise prezentabl olmaya çalışanların zihinlerindeki yanlış ve işe yaramaz izdüşümleri bulup onları yok etmek.

En basit anlamıyla prezentabl olmak; göze hoş görünmek, etkileyici bir görünüme sahip olmak anlamında kullanılıyor. Yine de, bunun yaygın tarifi ve prezentabl olma yolları şık takım elbiselerle, kıyafetlerin ütülü, ayakkabıların cilalı olmasıyla, her sabah traş olmakla/fön çekmek-çektirmekle, vb. gerçekte sizi prezentabl olmaktan ziyade fazlalıkları budanmış bir ağaç kadar düzgün, kabul edilebilir fiziki görünüme sahip olmak yönünde ikna etmeye çalışarak yapılıyor.

Hayatınızın herhangi bir döneminde, etrafınızdaki herhangi birinden daha fazla dikkat çeken, göze çarpan, yanında olmak istenen, söylediklerine herkesin söylediklerinden daha çok inanılan, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin birçok kişinin etkilendiği insanları düşünün. Örneğin Fidel Castro, Seth Godin (evet, şu mor inek kavramının yaratıcısı), ssg, vs. Ayrıca bu kadar uzaklardan örnek aramanın yanısıra yakın çevrenizi hatırlayın. Ailenizde, işyerinde, okulda, sokakta diğerlerinden daha güvenilir görünen, sözüne daha çok inandığınız, herhangi birinden daha fazla beraber çalışmak, zaman geçirmek istediğiniz insanları hatırlayın. Bunlardan hangileri günümüz dünyasının presentabl olmak düzemecesi ile uyumlu? Kaç tanesi? Kaç tanesi “sunulabilirliğini” günlük traşı, fönü, kıyafetlerinin ütüsü üzerine kurmuş? Kaç tanesinin sizi çeken özellikleri bunları kapsıyor?

Cinsel tercihinize göre zihninizde canlandırın: Sizin için çekici bir bedeni/yüzü olan ve ama saçları darmadağınık, kıyafetleri ütüsüzü biriyle mi zaman geçirmek istersiniz yoksa sizin için itici bir bedeni/yüzü olan ve ama saçları bakımlı, kıyafetleri ütülü, ayakkabıları pırıl pırıl olan biriyle mi? Bu görsel imgeleri gözünüzde canlandırın.

Bu söylediklerimi, tüm bu düzmecenin bir parçası olan uzun saçlı, motorsikletli alfa erkek masalı ile de karıştırmamanızı rica ederim.

Halit Kıvanç bir gün stüdyoya üzerine bir çuval geçirmiş olarak gelse, ben onun ustalık dolu program sunumunu yine de dinlerim. En sevdiğiniz yazarın yeni romanını, tuvalet kağıdına yazılmış olsa bile seve seve okursunuz. En sevdiğiniz yemeği, tabakta nasıl sunulursa sunulsun, temizliğinden ve sağlıklı olduğundan şüphe duymadığınız müddetçe yemekten çekinmezsiniz. Çok hoşunuza giden bir melodi varsa bu melodinin hangi enstrümanla çalındığı sizin için melodiyi duymak kadar önemli değildir.

Sizlere “önemli olan ruh güzelliğidir” demiyorum. Günümüzün genel geçer kurallarına göre prezentabl olmak yanlış yorumlanmakta ve anlatılmaktadır diyorum.

19 Feb 2007

Malumu İlan Etmek: Hayat Kısa!

Kategori: Genel — Osman S Börütecene @ 02:31

Şu anda bu yazıyı okuyorsanız ya tuhaf bir olasılıkla buraya denk geldiniz ya da ben size bu yazının adresini verdim. Başka bir ihtimal söz konusu olamaz çünkü şu anda burada bir blog olduğunu henüz kimse bilmiyor. Elbette ilerleyen günlerde bu böyle olmayacak. Bu blogun duyurusunu hem kendi kişisel blogumdan yapacağım, hem de çeşitli sosyal iletişim sitelerinde adresini vereceğim.

Burada neler yazacağım, ve neden bir blog daha oluşturma gereksinimi duydum? Kendi kişisel blogum, yazmak istediğim birçok şey için harika bir yuva oluşturuyor. Ancak, her ne kadar tek bir kategori altında toplayabilmem imkan dahilinde değilse de, yine de insana ve evrene dair, insanın ve evrenin ruhuna, zamana, öğretilerime dair yazılarımı ayrı bir blog altında yayınlamanın daha doğru olacağını düşündüm.

Şimdilik, kategoriler kısmında önden hazırladıklarım; Eğitim, Felsefe, Güncel, Genel, Kişisel Gelişim, Psikoloji, Sosyoloji, İş Hayatı. Bu kategorilere yeni alanlar ekleyeceğimi pek sanmıyorum, belki ilk anda hatırlayamadığım birkaç şey daha olabilir ama fazla da değil.

Ayrı bir blog açmamın bir başka nedeni de burada yine bu konulara özel sesli ve görüntülü yayınlar planlıyor olmam. Bunlar da konu dağınıklığı biraz genişlemeye başlamış olan kişisel blogumda yayınlayamayacağım kadar özel tutmak istediğim şeyler.

Başlangıç için sanırım bu kadar açıklama yeterli. Dahasını ilerleyen günlerde faaliyet olarak göstereceğim.

Sevgiler…

WordPress'in desteğiyle.